İklim

100 Sayı, 12 yıl: #ekoIQ ve Sürdürülebilirlik Yolculuğu

100. sayıyla beraber bütün dostlarımızla birlikte yeni bir zemine geçiyoruz. İşimiz daha kolay gibi (artık kulaklar daha açık) ama zamanımız da daha az ve sorunlarımız da daha büyük.

YAZI: Barış DOĞRU

2009 yılının yaz aylarında oturmuş kafa patlatıyorum. Nasıl bir şey yapmalı? Sürdürülebilirlik ve iklim değişikliği odaklı bir yayın Türkiye’de nasıl bir içeriğe sahip olmalı? Nelere ihtiyacımız var? Hangi soruna merhem olabiliriz, sürdürülebilir kalkınma konusunda nasıl yeni bir yol açabilir, bu konuda Türkiye’de çalışanlara nasıl destek olabiliriz? İnsanların ilgisini nasıl çekeriz? En büyük eksiklikler nerede?

Zor sorular. Yanıtları bende yok; gördüğüm kadarıyla kimsede yok… Yakın bir zamanda yitirdiğimiz Ayşe Bilge Dicleli ve Türkiye’nin en parlak zihinlerinden Zülfü Dicleli olmak üzere iki tecrübeli isim birikimlerini esirgemiyorlar. Çok konuşuyor, çok tartışıyor, çok okuyoruz…

Ve birkaç temel tespite varıyoruz. Bir: Türkiye’de sivil toplum çok zayıf. İki, işbirliği kültürü ondan da zayıf. Kamu yönetimi, sivil toplum ve özel sektör, doğru düzgün bir araya gelme, müzakere etme kültürüne tam olarak sahip değil. Türkiye, dünyadan, dünyadaki tartışmalardan gelişmelerden bir hayli kopuk. Ama üzerine gideceğimiz sorunlar ancak ülkenin tüm bileşenlerinin bir araya gelmesi, en azından müzakere etmesi, dayanışma ve işbirliğiyle çözümlenebilir. Üstelik Türkiye’nin bunu tek başına değil, dünyayla ortak bir şekilde hareket ederek yapması lazım.

Demek ki, sürdürülebilir kalkınma ve iklim değişikliğiyle ilgili bilgileri çoğaltmanın ve yaymanın yanı sıra, bu eksiklikleri de göz önüne alan bir yaklaşıma, iletişim tarzına ihtiyacımız var. Ve bunu sivil topluma, özel sektöre, kamu yönetimine ve yerel yönetimlere eşit mesafede durarak yapmalıyız. Herkesin birbirinden en azından haberdar olmasını sağlamalı, köprüler kurulmasına katkı sunmalıyız.

Zor iş… “Sürdürülebilirlik” kavramı doğru düzgün bilinmiyor. İklim değişikliği ise sadece teknik bir konu gibi. Herkes kendi alanını büyütmek, kendi faydasını maksimize etmek istiyor. Ortaklıklar kurmak ve sürdürmek zor. Rekabet ne yazık ki her alanı sarmış; herkes daha iyisini yapmaya ve bunun için işbirliklerine gitmeye değil, ortadaki küçük pastadan diğerlerinden daha büyük bir dilim almaya çalışıyor (bu pasta kimi zaman para da değil, itibar, konum, karizma vb.). Ama iğneyle kuyu kazmaya niyetli bir ekip var. Vira bismillah! #ekoIQ artık sahnede…

2010 Ocak ayında yola koyuluyoruz. Az bir finansal destek var. Dergileri basıyor, ilgili olacağını düşündüğümüz sivil toplum kuruluşlarına, yerel yönetimlere, kamu kurumlarına, özel şirketlere, üniversitelere, gazetecilere ve kanaat önderlerine gönderiyoruz. Aylar geçiyor; telefonumuz bir kere çalmıyor. Posta kutumuz neredeyse boş. Kapımızı çalan tek tük… Fuarlarda stant açıyoruz, tek tük bilgi almaya gelenlere bol bol anlatıyoruz amaçlarımızı ama umut çok uzaklarda gibi…

Elden Ele…

Sonra yavaş yavaş telefonlar çalmaya, posta kutusuna daha çok mailler düşmeye, fuar stantlarında “sizi arıyorduk biz de” diyenler çoğalmaya başlıyor. Ne yapmaya çalıştığımızı anlayanlar birer birer ortaya çıkıyor. Bir adım sonrası, “Ben de bir şeyler yazabilir miyim?” diyen yeni dostlar. Küçük büyük, önemli önemsiz ayrımı yapmadan her çağırana gidiyor, her soruyu yanıtlamaya çalışıyor, elimizden gelen yardımları yapmaya; gelen destek tekliflerini başımızın üstünde taşımaya devam ediyoruz.

Yıllar geçiyor. Konuyu biz de daha iyi öğreniyoruz. Dostlarımızın sayısı artıyor. Başka başka yerlerden sesler yükseliyor. Sürdürülebilirliği çok daha geniş perspektiflerden ele alan yazılar, dosyalar hazırlamaya başlıyoruz. Temel ilkelerimiz, yaklaşımımız doğrulanıyor: Bu doğru bir yol ve işe yarıyor.

Ekonomik zorluklar çıkıyor; yılmıyoruz. Dergileri sırtımızda taşırken, özellikle gençlerden yeni eller yapışıyor yüklere. Kurumlar çağırıyor; birlikte daha başka neler yapabilirizi ortak masalarda konuşuyoruz. Masanın etrafındaki sandalyelerin sayısı artıyor, sandalyede oturanların bilgisi ve deneyimi yükseliyor. Artık “sürdürülebilirlik” daha kolay söyleniyor…

Aynı esnada dünyada da süreç daha hızlı işliyor. Bir yandan da iklim değişikliği, artık gündelik hayatı etkileyen bir krize dönüşüyor. Zaman giderek daralıyor, farkındalık ve bilinç artıyor. Araştırmaların, konuyla ilgili uzmanların sayısı atıyor. Okumakla yetişemiyoruz. Gönüllü haberciler ve çevirmenler desteğe geliyor bir bir…

Amaçlar için Ortaklıklar Yani #ekoIQ

2015 yılında Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) ve Paris İklim Zirvesi, yardıma geliyor. Dünyada esen rüzgarlar Türkiye’ye ulaşıyor. Greta artık tek başına oturmuyor İsveç Parlamentosu’nun önünde. SKA’lar herkese, bireylere ve kurumlara yol gösteriyor ve en önemlisi, sürdürülebilir kalkınmanın çevresel bir başlık olmadığını, toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliklerden barışa ve demokrasiye kadar uzanan çok geniş bir alana yayıldığını ortaya koyuyor. Ve birinde elde edilen kazanımların diğer sorunları alt etmede kritik bir öneme sahip olduğunu gösteriyor. 17. Amaç yani “Amaçlar için ortaklıklar” ise adeta #ekoIQ için yazılmış. Tüm sorunları ele almak ve ilişkilendirmek için bir anahtar; iyiye giden yolda bir ortaklık zemini ve tabii bunu sağlayabilmek için “iletişim”. Gerçek bir iletişim; monolitik, otoriter, iknaya dayalı değil, diyalojik, demokratik ve müzakereye dayalı… Yani iletim değil, iletişim… Sürdürülebilirlik iletişimi…

İşte böyle geldik 100. sayıya… İsimlerini saymaya kalksam, bu yazı kadar tutacak birçok insan. Her birinin aklı, birikimi, deneyimi… #ekoIQ’nun açık mutfağında, kendi rengince ve kendi dilince üreten yüzlerce insan. Yazan, çizen, maddi destek sağlayan, omuz veren, dergileri taşıyan, akıl fikir veren, selam alan, selam veren, sımsıkı sarılan yüzlerce dost. Onlar kendilerini çok iyi biliyor. Hepsini yürekten selamlıyorum… 100. sayıyla beraber bütün dostlarımızla birlikte yeni bir zemine geçiyoruz. İşimiz daha kolay gibi (artık kulaklar daha açık) ama zamanımız da daha az ve sorunlarımız da daha büyük. Artık yeni olanaklarla daha çok dosta ulaşmaya çalışacağız. Dijital teknolojilerin ses ve görüntü olanaklarını daha mahirce kullanacağız. Ama ruhumuz -umarım- aynı kalacak. İşbirliği, dayanışma, gerçek bir iletişim ve konuşmak kadar dinlemenin önemli olduğunu hiç unutmamamız lazım. Vira bismillah… Yolumuz açık, zihnimiz aydınlık, ruhumuz canlı ve sabrımız daim olsun…

About Post Author