Biyoçeşitlilik

Biyolojik Çeşitlilik ve Nesli Tehlike Altındaki Türler

Biyolojik Çeşitlilik

Biraz rakamlara bakacak olursak IUCN verilerine göre, küresel ölçekte değerlendirmeye alınan 150.388 canlının 42.108’inin, yani %28’inin neslinin tehlike altında olduğunu görüyoruz. Üstelik hâlâ keşfedilmemiş çok sayıda canlı türünün de var olduğunu unutmayalım. Mesela ülkemizde neredeyse her hafta yeni bir bitki türü keşfediliyor. Varın henüz keşfedilmeden kaç canlı türünün yok olduğunu siz hesap edin.

Yazı: Ferdi AKARSU, Uzman Biyolog ve Sürdürülebilirlik Uzmanı, ferdi.akarsu@gmail.com

İnsan evrendeki yerini ve işlevini anlamaya yönelik olarak sıklıkla bilime bel bağlamış durumda. Yani bu görevi fizikçilere, biyologlara ve benzeri bilim dallarında çalışan insanlara, bizlerin adına araştırıp bulsunlar, bizleri aydınlatsınlar diye veriyoruz. Bununla birlikte bizlerin de bir canlı türü olduğumuz, araştırsınlar dediğimiz konunun asli unsuru olduğumuz sıklıkla unutuluyor. Diyeceksiniz ki “Ne güzel işte, uzmanlarına emanet edilmiş konu”. Güzel olmasına güzel ama unutulan bir husus var: Şöyle ki direkt öznesi olduğumuz biyolojik çeşitlilik konusunu tamamen evdeki bir biblo misali “Var ama olmasa da dünyanın sonu değil” gibi bir minvalde algıladığımızda kendimizden, doğamızdan ve elbette biyolojik çeşitlilikten uzaklaşıyoruz ve hatta yabancılaşıyoruz. Elbette konunun uzmanları araştırsın, doğrusu da bu ama bizler de konuya dahil olalım diyorum. Kuş, börtü böcek dediğimiz şeyin aslında biz olduğumuzun idrakine varalım. Bu durumu biraz da “Uzayda uzaylı aramaya benzetiyorum”. Zira uzayın bir parçası olarak bizzat bizler birer uzaylıyız. Biyolojik çeşitlilik derken aklımıza pandalar, kelaynaklar ve kutup ayıları geliyor ama nedense insan pek gelmiyor. Hal böyle olunca da doğasından uzaklaşan ve biyolojik çeşitliliğe uzak ve dahi, umarsız bir canlı türü olarak yaşayıp gidiyoruz. Yaşayıp diyorum ama bu kısım da biraz sorunlu hale geliyor, tam da yukarıda bahsettiğim yabancılaşma nedeniyle. Zira biyolojik çeşitlilik yitip gidiyor ve biz bu konuyu sanki bizim dışımızda bir konu gibi algılıyoruz. Üstelik çağımızın küresel sorunu olan iklim değişikliği de bu olumsuz süreci tetikliyor. Nedir bu biyolojik çeşitlilik, neymiş küreselden ulusala ve neymiş ahvalimiz? Şöyle hep birlikte bir inceleyelim.

Altıncı Yok Oluşun Farkı

Evvela biyolojik çeşitlilik dediğimizde bu kavramın altına sadece kuş, bitki ve diğer canlı türlerinin sayısı girmiyor, bunu bir bilelim. Yani, biyolojik çeşitliliksadece tür; kuş, börtü böcek çeşitliliği değil. Aynı zamanda genetik çeşitlilik, ekosistem çeşitliliği ve ekolojik süreç/işlev çeşitliliğini de kapsayan bir kavram. Dolayısıyla uzmanlar bize, “Biyolojik çeşitlilik yok oluyor” ya da “Azalıyor” dediklerinde, tür çeşitliliği yanında genetik çeşitliliğimiz, orman, göl ve benzeri ekosistem çeşitliliğimiz ile su ve gıda döngüsünün yanı sıra ekosistem hizmetlerinin de olumsuz yönde etkilendiğini söylüyorlar.

Biyolojik çeşitlilik konusunda çok sayıda tevatür var ama geçmiş dönemlerde yaşanan beş büyük yok oluş ile günümüzde yaşadığımız altıncı yok oluşun kıyaslanması en popülerleri arasında. Dolayısıyla bu konuya değinmezsek olmaz. Bu çok da bilimsel temellere dayanmayan kıyaslamanın amacı, büyük oranda günümüzde yaşanan yok oluşun aslında normal olduğu ve dünyanın diğer yok oluşlarda olduğu gibi bunun da üstesinden gelip bir şekilde canlılığı yeniden sağlayacağı varsayımı. Peki, gerçekten durum böyle mi? Dünya tarihi boyunca beş büyük yok oluş gerçekleşiyor; sonuncusu 65 milyon yıl önce gerçekleşen Kretase yok oluşu olmak üzere. Her bir yok oluş arasında 50 ila 150 milyon yıllık aralıklar var. Bu aralık detayı önemli, zira doğanın takvimindeki zaman aralığını gösteriyor bize. Yok oluşlar da bir günde olmuyor, geriye toparlanışlar da. Ancak içinde olduğumuz, büyük oranda bizim sebep olduğumuz ve adı da ondan mütevellit Antroposen kaynaklı Holosen yok oluşu olan ise biraz farklı. Diğerleri milyonlarca yıllık bir süreçte olup biterken, son yok oluşumuz birkaç yüzyıllık bir süreçte gerçekleşiyor. Hızı referans veren bir diğer durum ise canlıların yok oluş hızında. Zira şu anki canlı türü yok oluş ve diğer yok oluş periyotlarındaki canlı yok oluş hızları kıyaslandığında 100 ila 1000 kata varan bir hız artışından bahsediyoruz. Yani doğanın evrimsel sürecine ve gerekliliklerine hiç zaman kalmadan, kısa bir aralıkta çok daha hızlı bir şekilde canlıları yok ediyoruz. Geçmiş yok oluşlar ile içinde olduğumuz yok oluş arasındaki en temel farklar arasında bu değindiğim iki fark önemli. Ayrıca geçmişte yaşanan yok oluşlarda dünyanın ve evrenin doğal süreçlerini görüyoruz. Ama sonuncusunda neredeyse sadece insanın neden olduğu, üstelikte de bunun sonuçlarını bilmesine rağmen günümüzde de devam ettirdiği bir süreç bu. Bunlar gibi çok sayıda fark var. Dolayısıyla geçmiş yok oluşlar ile bu yok oluşun tek ortak yönü, yok oluş olması. Sonrasında tekrardan geçmişte olduğu gibi dünya kendini toparlar mı toparlamaz mı kısmı öyle çok da öngörülebilecek bir durum değil. Öyle olsa bile bizim yüzümüzden yok olan bir canlı türünün “Ben gittim ama olsun başka türler gelecek ne de olsa, iyi ki insan beni yok etmiş” diyeceğini de sanmıyorum. Ayrıca, bunun hiç de etik olmayacağını unutmayalım.

Kimi Türler Keşif Dahi Edilmeden Yok Oluyor

Biraz rakamlara, oranlara bakacak olursak, Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği IUCN verilerine göre, küresel ölçekte değerlendirmeye alınan 150.388 canlının 42.108’inin, yani %28’inin neslinin tehlike altında olduğunu görüyoruz. Üstelik hâlâ keşfedilmemiş çok sayıda canlı türünün de var olduğunu unutmayalım. Mesela ülkemizde neredeyse her hafta yeni bir bitki türü keşfediliyor. Varın henüz keşfedilmeden kaç canlı türünün yok olduğunu siz hesap edin. Küresel yok oluşta canlı gruplarına baktığımızda ise kuş türlerinin %13, sürüngenlerin %21, memelilerin %27, mercan resiflerinin %36, köpekbalıkları ve vatozların %37, amfibilerin %41, kabuklu canlıların ise %28 oranında neslinin tehlike altında olduğunu görüyoruz.

Ülkemizde ise omurgalı canlılardan 361’inin nesli tehlike altında. Birkaç örnek vermek gerekirse leopar, Küçük akbaba, Bozkır kartalı, Ulu doğan, Fırat kaplumbağası, Likaya orkidesi, Likya semender türlerinin neredeyse hepsi, iç sularımızda yaşayan Dişli sazancıkların yine neredeyse çoğu ve elbette Caretta caretta ve Yeşil deniz kaplumbağaları ilk akla gelenler. Ülkemiz hakkında bilinmesi gerekli bir husus ise endemizm oranı. Zira yaklaşık 11.000 bitki taksonunun yine yaklaşık üçte biri endemik. Yani, tüm dünyada yalnızca bizim ülkemizde bulunuyor bu canlılar, biz bunları yok edersek türleri de yok oluyor. Üstelik bu 3000 bitkinin yaklaşık 500’ü tek nokta endemiği yani, ülkemizde de sadece çok küçük bir bölgede, bazen birkaç 100 metre alanda dağılım gösteriyor. İçsu balıkları ve çift yaşamlı gruplarında da benzer bir durum söz konusu.

Verilerle de konuyu biraz detaylandırdığımıza göre gelelim insan bunun neresinde hususuna. Biyolojik çeşitlilik insanın övünmekte son derece haklı olduğu kültürel zenginliğinin de belirli ölçülerde temeli. Mesela, dilsel (linguistik) çeşitlilik bunlardan biri. Dolayısıyla biyolojik çeşitlilik yok olduğunda kültürel zenginliğimiz ve geleceğe dair kültürel birikim potansiyelimiz de azalma eğilimi gösteriyor. Yani aslında bindiğimiz dalı kesiyoruz amiyane tabirle. Üstelik bizleri çok yakından etkileyen iklim değişikliği mevzusu da biyolojik çeşitlilikle çok yakından ilişkili. Biyolojik çeşitliliğe yönelik atılacak her olumlu adım iklim krizi üzerinde de olumlu gelişmeleri beraberinde getiriyor. Dolayısıyla “Bir kuş da olmayıversin, ne olur ki” demeyelim. Evrenin ve evrimin takvimi, bizim ömrümüze göre biraz uzun periyotlara yayılmış olsa da bu olumsuz bir etkisi olmayacağı anlamına gelmiyor. Gerek etik gerek bilim gerekse kültürel ve entelektüel birikimimiz bize sorumlu ve akıllı olmayı öğütlüyor. Dinleyelim!

About Post Author