#ekoIQ Sivil Toplum Sürdürülebilirlik ve Kooperatifçilik
Sivil Toplum

Sürdürülebilirlik ve Kooperatifçilik

Kooperatifçilik, “Biz Üretiyoruz, Öyleyse Biz Yönetiriz” savının eylem alanı olarak özgürleştirici ve piyasanın ezici etkileri karşısında alternatif bir ekonomi ve sağlıklı bir sürdürülebilir kalkınma için önemli bir potansiyele sahip. Bu potansiyelin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini ise toplulukların çabası ve iradesi belirleyecek.

Yazı: Erhan ARCA ve Nihat NUYAN

Uluslararası Kooperatif İttifakı (ICA), kooperatif tanımını “ortak ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaç ve hedeflere ulaşmak amacıyla gönüllü olarak bir araya gelen kişilerin ortaklaşa sahip olduğu ve demokratikçe yönettiği otonom birlik” olarak yapıyor. Modern kooperatiflerin başlangıcı; işçilerin, çiftçilerin ve küçük işletme sahiplerinin kaliteli gıdaya, tarım ürünlerinin verimli işlenmesine, pazarlamaya ve finansa erişimi sağlamak amacıyla kaynaklarını birleştirme ihtiyacını hissettikleri Sanayi Devrimi olarak tarihlenebilir. Yaygın olarak ilk modern kooperatif hareketinin ise, Rochdale Öncüleri tarafından İngiltere’de kurulduğu kabul ediliyor.

Eşitlikçi Rochdale Öncüleri topluluğu, 1844 yılında, Kuzey İngiltere’nin Rochdale kasabasındaki pamuk fabrikasında çalışan 28 zanaatkar tarafından kuruldu. Sanayi Devrimi’nin düşük ücretler ve kötü çalışma koşullarını beraberinde getirmesi sonucunda dokumacılar, gıda ve diğer ev giderlerini karşılayamayacak duruma geldi. Ardından dokumacılar kendi sınırlı kaynaklarını bir araya getirerek uygun fiyata un, şeker, tereyağı ve yulaf ununu alıp görece düşük bir fiyata satacak bir mağaza açmaya karar verdiler. Daha önceki başarısız girişimlerinden ders çıkaran Rochdale Öncüleri, kooperatiflerini işletmek için “Rochdale İlkeleri“ metnini oluşturdu. Yanı sıra ürün yelpazesini genişletti ve yüksek kaliteli, saflığı korunmuş malzemeleri satarak tanındı. Başlangıçta haftada yalnızca iki gece açık olan kooperatifler, üç ay içinde, haftanın beş günü açık olmaya başladı. Hareket altıncı yılına geldiğinde 500’e yakın kooperatif kurulmuştu. 19. yüzyılın ortalarında Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da da gelişen kooperatifler, 20. yüzyılın başlarında tüm dünyaya yayıldı.

ICA, gerçekleştirilen ilk kongre ile 1895 yılında, Londra’da kuruldu. Arjantin, Belçika, İngiltere, Danimarka, Fransa, Almanya, Hollanda, Hindistan, İtalya, İsviçre, Sırbistan ve ABD’den kooperatifleri temsil eden delegeler, ICA’nın bilgi sağlama, kooperatif prensipleritanımlama ve savunma, uluslararası ticareti geliştirme amaçlarını belirledi.

ICA 1900 yılına gelindiğinde 54 üyeye ulaşmıştı. İttifak, barış ve demokrasiye bağlılığı ile siyasi tarafsızlığını koruması sayesinde her iki dünya savaşını da sağ salim atlatan nadir uluslararası kuruluşlardan biri oldu. 129 yıl önce ICA’nın kurulması ve kooperatif modelinin devam eden gücü, dünya ölçeğindeki geçerliliğinin ve katkısının bir kanıtı. Bununla birlikte yeni kooperatif biçimleri ve türleri ortaya çıkmaya devam ediyor.

İlk olarak 1970’lerin sonlarında İtalya’da kurulan sosyal kooperatifler tüm dünyaya yayılmaya devam etti. Öte yandan son zamanlarda yenilikçi kooperatif girişimcilik modelleri etrafında; serbest çalışan kooperatifleri, topluluk kooperatifleri ve farklı türdeki çok paydaşlı kooperatifler ortaya çıktı. İnsanların sosyoekonomik ihtiyaçları geliştikçe ve ortak istekler daha iyi bir dünya inşa etmeye yönelik kolektif iradeye dönüştükçe yeni kooperatif biçimlerinin ortaya çıkacağı ise açık.

Dünya Kooperatif Monitörü’nün 2022 sayısına göre insan nüfusunun en az %12’si dünya genelindeki 3 milyon kooperatiften birinin üyesi. Yanı sıra kooperatifler istihdam edilen nüfusun %10’una çalışma fırsatları sağlıyor. Kooperatiflerin toplumun gelişmesi için ihtiyaç duyduğu hizmetleri ve altyapıyı teşvik ettiği günümüzdeki en büyük 300 kooperatif toplamda 2.146 milyar dolar ciro elde ediyor.

Çağdaş kooperatifçiliğin Türkiye topraklarındaki ilk örneği, 1863 yılında devletin kurduğu tarım ve kredi kooperatifçiliği benzeri bir yapı işlevi gören “memleket sandıkları” olarak kabul ediliyor. Bununla birlikte Türkiye’deki kooperatifçiliğin esas temelleri Mustafa Kemal Atatürk tarafından erken Cumhuriyet döneminde atıldı. 1920’den vefatına kadar kooperatifler üzerine çalışmalar gerçekleştiren Atatürk, bu dönemde kooperatiflere yönelik yapılan tüm hukuki düzenlemelere de öncülük etti. Atatürk’ün vefatının ardından 1960’a kadar olan dönemde Türkiye’deki kooperatifçilik hareketi durağan geçti. 1961 Anayasası’nın 51. Maddesi’nde “Devlet, kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alır” ifadesinin yer alması kooperatifçiliğin gelişmesi için devleti daha aktif ve sorumlu hale getirdi ve Türkiye’deki kooperatifçilik faaliyetleri tekrar yükselmeye başladı.

Kurulmaya başladığı ilk dönemde kooperatifler toplumsal ve ekonomik nedenlerle tarımsal alanlarda ortaya çıktı. Uzun yıllar tarımsal alanda yoğunlaşan kooperatifler daha sonra, ekonomik ve sosyal yapıda meydana gelen değişimler ve ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarla yeni yapılanma biçimleri geliştirdi.

Alternatif ve Eşitlikçi Bir Ekonomik Model

Toplumun serbest piyasa ekonomisinin belirsizliklerinden ve adaletsiz gelir dağılımından kısmen de olsa korunabileceği bir çözüm arayışını ifade eden kooperatifçilik, en temelde bir topluluk hareketi olarak kabul edilebilir. Belirli amaçlar doğrultusun-da kurulan ortaklıkların eşitlik ilkesi çerçevesinde bir iş planına dönüşmesinin de aracıdır. Anadolu coğrafyasının genlerinde var olan imece usulünün vergilendirilmiş ve sınırlandırılmış hali olarak da düşünülebilir. Her ne kadar kooperatif denildiğinde akla “üreticiden tüketiciye” doğrudan bir satış kanalı ya da çiftçi ve esnaf için vadesiz kredi olanağı gelse de kooperatiflerin asli motivasyonunun ortaklıklar üzerinden kurulan komünal bir yaşam biçiminin toplumsallaştırılması olduğu söylenebilir. Kooperatifçilik; “Biz Üretiyoruz, Öyleyse Biz Yönetiriz” savının eylem alanı olarak özgürleştirici ve piyasa karşısında alternatif bir üretim ve tüketim tarzı geliştirme potansiyeline sahip.

Kolektif eylem bilinci, takas ekonomisi gibi dayanaklara sahip kooperatiflerin bir tür anti kapitalist gelir düzenlemesi olduğu yönünde bir idealleştirme yapmak da mümkün elbette. Yasal düzenlemelerle sınırlandırılan kooperatif oluşumlarının kimi durumlarda kâr amacı güden kuruluşlar olarak bizatihi piyasa güçlerinin çarklarından birini oluşturduğuna işaret etmek de olası. Pek tabii emlak ve konut sektöründeki kooperatif oluşumların en azından bir kısmının ticari işlevselliği ön planda tuttuğu söylenebilir. Tariş ve Fiskobirlik gibi kooperatif yapıları, satış ve dağıtım kanallarını genişleterek tüketiciyle doğrudan etkileşim sağlamayı amaçlarken, bünyesinde barındırdığı binlerce ortaklık ile kurumsallaştığını ve neticede hiyerarşik bir düzenleme haline gelerek ortaklar ve ortak olmayan üreticiler arasında kimi eşitlik sorunlarına neden olduğu yönünde bir kanaate de varılabilir.

Şu halde ortakların eşitliği ilkesiyle üreticiden tüketiciye bir çizgide hareket etme gayesi güden kooperatif ve müştereklerin piyasaya alternatif bir üretim ve dağıtım mekanizması inşa etme arayışı; sürdürülebilir kalkınma amaçları ve iklim eylem planları doğrultusunda ekonomiyi düzenleyen bir çözüm olarak önemli bir değer taşıyor. Çiftçinin ortak ihtiyaçları için ortaklaşa aldığı bir tarım ürününü ortaklaşa kullanması, kültür-sanat alanında faaliyet gösteren oluşumların ortak paydada hareket ederek toplumun ihtiyaçlarına çözümler araması, enerji ve bilişim alanında teknik ve ticari ortaklıkların sektörün dinamiklerine uygun ve fakat halk yararına kurgulanması; tüketicinin fayda elde ettiği bir dayanışma örneği olarak önem arz ediyor.

Kooperatifçilik, her şeyin meta haline getirilerek pazarlandığı serbest piyasa koşullarında eşitlik ve dayanışmayla yoksulluğa ve açlığa son vermenin, çalışma hayatında fırsat eşitliğinin sağlanmasının, dezavantajlı grup ve bireylerin sosyopolitik baskılardan sıyrılmasının ve üretim ile tüketim dengesinin toplumsal düzeyde sağlanmasının başlıca unsuru olma potansiyelini henüz yitirmiş değil. Lakin kooperatiflerin alanı domine eden kurum ve mekanizmaların ve sermaye sahiplerinin kendilerini aklama operasyonlarının bir parçası olma riski taşıdıkları düşüncesini de ihmal etmemek gerekiyor. Bu minvalde, bilhassa uzun yıllardır faaliyet yürüten kooperatiflerin kurumsal birer oluşum kimliğine bürünerek ortaklık gereklerinden uzaklaşma riski taşımasına karşın, yeni nesil kooperatifçiliğin yaratıcı çözümler üretmeye yatkın bir sahada, siber uzamda örgütlenmenin kapılarını aralaması da önemli. Zira denetim arttıkça kısıtlanan üretim ve dağıtım mekanizması, sermaye sahipleri tarafından kısmen de olsa denetlenemez ve özgür bir saha olan dijital evrende direnç gösteren özerk ortaklıklar haline gelebilir…

About Post Author