
Eğitim meselesini iklim krizinden ayrı düşünmek artık mümkün değil. Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın dördüncüsü olan “Nitelikli Eğitim” yalnızca akademik başarıyı değil; eleştirel düşünmeyi, toplumsal sorumluluk geliştirmeyi, eşitliği ve sürdürülebilir yaşam becerilerini de kapsıyor. Nitelikli eğitim bir araç ve iklim farkındalığı bu aracın içine yerleştirilmediği sürece amaç eksik kalıyor.
Aynur KOLBAY HÜLYA, MarjinalSosyal Direktörü
Bugün çocuklar “iklim krizi” kavramını bizden çok daha erken yaşta öğreniyorlar. Kuraklık, orman yangınları, aşırı sıcaklar, su krizi… Artık bunlar yalnızca bilim insanlarının raporlarında yer alan kavramlar değil; çocukların gündelik hayatlarında karşılaştıkları gerçekler.
Çocuklara iklim krizini genellikle haber formatında öğretiyoruz. Ormanlar yanıyor, buzullar eriyor, denizler yükseliyor… Endişe gerçek ama korku aşılamak bir eğitim yöntemi olamaz. Çoğu zaman sorunun büyüklüğünü anlatıyoruz ancak çözümün parçası olabileceklerini hissettiren bir eğitim yaklaşımını yeterince kuramıyoruz.
Tam da bu nedenle eğitim meselesini iklim krizinden ayrı düşünmek artık mümkün değil. Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın dördüncüsü olan “Nitelikli Eğitim” yalnızca akademik başarıyı değil; eleştirel düşünmeyi, toplumsal sorumluluk geliştirmeyi, eşitliği ve sürdürülebilir yaşam becerilerini de kapsıyor. Nitelikli eğitim bir araç ve iklim farkındalığı bu aracın içine yerleştirilmediği sürece amaç eksik kalıyor. Peki, bu entegrasyonu başarıyla uygulayan sistemler ne yapıyor?
Dünyadan İyi Örnekler
Finlandiya’da okul öncesinden itibaren çocuklar haftada en az bir gün doğada zaman geçiriyorlar. Ormana gitmek bir gezi ya da ödül değil, müfredatın bir parçası. Matematiği yapraklarla, dili kuş sesleriyle, ölçümü yağmur birikintisiyle öğreniyorlar. Amaç çocuklara “Doğayı koruyun” demek değil; doğayı tanıtmak ve onu güvenilir bir alan olarak hissettirmek. Koruma içgüdüsü zaten sonrasında geliyor.
İsveç’te sürdürülebilir kalkınma 1990’lardan bu yana müfredatın yapısal bir parçası. Greta Thunberg’i yaratan şeyin bireysel öfke olduğunu düşünmek kolay ama aslında o, yıllardır inşa edilmiş bir eğitim kültürünün ürünü. İstisna değil, bir sistem aslında.
Japonya’da “satoyama” adı verilen geleneksel ekoloji bilgisi hem okul müfredatına hem de topluluk ritüellerine işlenmiş durumda. Bu çalışmalar tarım, ormancılık ve yerel ekosistemlerin korunmasına yönelik uygulamalı etkinlikleri kapsıyor ve öğrencilere insan faaliyetleriyle doğa arasındaki bağı öğretiyor.
Güney Kore’de ise çevre eğitiminin temelleri 1980’lere dayanıyor. İlkokulda hava ve iklim konuları, ortaokulda ise seçmeli Çevre Eğitimi dersi var. Öğrenciler zorunlu fen bilimleri derslerinde sera etkisi, küresel ısınma ve sürdürülebilir kalkınma gibi konuları mutlaka öğreniyorlar. Güney Kore, 2022’de yaptığı müfredat reformuyla da iklim değişikliğini tüm kademelerde zorunlu hale getirdi ve öğretmenler için sertifikasyon programları başlattı.
UNESCO da sürdürülebilir kalkınma için eğitimi yalnızca bilgi aktarımı olarak değil, davranış dönüşümü olarak tanımlıyor. Çünkü çocukların karbon ayakizini öğrenmeleri kadar tüketim alışkanlıklarını sorgulamaları, birlikte çözüm üretmeleri, empati geliştirmeleri ve geleceğe dair umut duygusunu koruyabilmeleri de önemli.
Türkiye Tablonun Neresinde?
Türkiye’deki mevcut tabloya dürüstçe bakmak gerekirse; müfredatta çevre konuları var ama çoğunlukla yüzeysel. İklim konusu genellikle birkaç ünitelik içerik ya da dönemsel etkinliklerle sınırlı kalıyor. Sınav odaklı yapı ise deneyimsel öğrenmenin önüne geçebiliyor. Oysa çocukların sürdürülebilir yaşamı gerçekten içselleştirebilmeleri için bunun günlük yaşamın doğal bir parçası haline gelmesi gerekiyor. Bir okul bahçesinde sebze yetiştirmek, kompost yapmak, yağmur suyunu biriktirmek ya da enerji tüketimini birlikte takip etmek bazen sayfalarca teorik bilgiden daha etkili olabiliyor.
Bu noktada ailelerin rolünü de atlamamak gerekiyor. Ebeveynler bu denklemde hem en büyük fırsat hem de bazen en büyük engel. “Çocuğumu korkutmak ya da bunaltmak istemiyorum” kaygısı anlaşılır bir kaygı ama konuşmamanın da sonuçları olduğunu kabul etmek gerek. Korkutmadan anlatmanın yolu felaket yerine merakı merkeze almaktan geçiyor. Kompost kutusu yapmak, markette hangi ürünün nereden geldiğini birlikte okumak, eve ait faturaları takip etmek gibi adımlar küçük olsa da köklü başlangıçlar olabilir.
Öğretmenlerin desteklenmeleri de en kritik başlıklardan biri. Türkiye’de hizmet içi eğitimlerde bu alan hâlâ büyük bir boşluk. Öğretmenlerin bu konuda bilgiye, materyale ve uygulama örneklerine erişebilmeleri gerekiyor.
Peki, Ne Yapılabilir?
İklim eğitimi bir ders değil, bir bakış açısı meselesi. Çocuklara iklim krizini anlatmak değil; onlara başka bir yaşam biçiminin mümkün olduğunu da hissettirebilmek gerekiyor. Çünkü sürdürülebilir bir gelecek yeni bir öğrenme kültürüyle kurulacak. İklim krizinin çözümü biraz da sınıflarda, okul bahçelerinde ve çocukların kurdukları yeni hayallerde şekillenecek. Belki de geleceği dönüştürmenin yollarından biri, çocuklara doğayla yeniden bağ kurabilecekleri bir eğitim sistemi sunabilmekten geçiyordur.
O güne kadar da belediyeler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve tabii ki özel sektör birlikte hareket ederek çocukları bilimle, doğayla ve sürdürülebilir yaşam pratikleriyle buluşturacak atölyeler, deneyim alanları ve ortak projeleri çok daha yaygın hale getirebilir.







