Masanızdaki telefonun nerede üretildiğini biliyor olabilirsiniz. İçindeki minerallerin hangi madenden çıkarıldığını, bu madenlerde hangi koşullarda çalışıldığını, parçalarını üreten fabrikaların ne kadar su ve enerji kullandığını ya da üretim sırasında ortaya çıkan atığın nereye gittiğini bilmek ise çok daha zor. Ürünün görünen yüzünün ardında, çoğu zaman tüketicinin bütünüyle göremediği çok katmanlı bir yapı var. Bu görünmeyen ağ, o fabrikaların kendi tedarikçilerini hangi kriterlerle seçtiğine kadar uzanıyor.
Aykan GÜRCÜ, UN Global Compact Türkiye Kurumsal Sürdürülebilirlik ve Değer Zinciri Müdürü
Bir ürün mağazanın rafına, ofisimize ya da evimize ulaştığında bize tamamlanmış bir nesne gibi görünür. Oysa gördüğümüz şey aslında çok daha uzun bir hikayenin son sayfasıdır. Ham maddeden üretime, işçiden alt yükleniciye, lojistikten enerji ve su kullanımına kadar uzanan bu hikaye, bir anlamda ürünün görünmeyen biyografisidir.
Son yıllarda bu biyografiyi çoğunlukla karbon üzerinden okumaya alıştık. Bunun için güçlü ve haklı nedenler de yok değil. 2023’te şirketlerin Carbon Disclosure Project’e (Karbon Saydamlık Projesi – CDP) bildirdiği veriler, tedarik zinciri kaynaklı Kapsam 3 emisyonlarının şirketlerin doğrudan operasyonlarından kaynaklanan Kapsam 1 ve 2 emisyonlarının ortalama 26 katına ulaştığını gösteriyor. Ancak bu çarpıcı fark, başka bir soruyu da beraberinde getiriyor: “Bir tedarik zincirinin etkisini gerçekten yalnızca karbon üzerinden okuyabilir miyiz?”
Bir tedarikçinin bacasından çıkan emisyon kadar, üretim hattındaki çalışma koşulları, çalışanların sağlık ve güvenliği, insana yakışır ücretler, ayrımcılığın önlenmesi ve insan haklarına saygı gibi unsurlar da tedarik zincirinin etkisini belirleyen ölçütler.

Bir Şirketin Sorumluluğu Nerede Biter?
Fabrikasının kapısında mı? Bordrosundaki son çalışanda mı? Finansal tablolarına dahil ettiği operasyonlarında mı?
Uzun yıllar boyunca şirketlerin çevresel ve sosyal etkilerini büyük ölçüde bu sınırlar içerisinde değerlendirmeye alıştık. Tedarikçi ise çoğu zaman fiyat, kalite ve teslimat performansıyla değerlendirilen başka bir şirketti. Bugün bu sınır giderek daha geçirgen hale geliyor. Bir ürünün ham maddesinin nereden geldiği, üretimde insan haklarının korunup korunmadığı, tedarikçinin çevresel etkilerini nasıl yönettiği, yönetişim mekanizmalarının ne kadar güçlü olduğu ve bütün bunlara ilişkin verinin ne kadar güvenilir olduğu giderek daha fazla önem kazanıyor.
Bilmekten Yönetmeye
Tedarik zincirlerinin iklim kaynaklı fiziksel riskler, jeopolitik gerilimler, artan maliyetler ve düzenleyici beklentiler karşısında daha kırılgan hale gelmesi, satın alma ve tedarikçi yönetimini şirketlerin dayanıklılığı ve rekabetçiliği açısından da stratejik bir alana taşıyor. UN Global Compact’ın 2025 tarihli Procurement: A Catalyst for Sustainable Growth & Resilience rehberi de satın almayı yalnızca bir tedarik fonksiyonu olarak değil, çevresel ve sosyal etkileri, insan haklarını, dürüstlük ve yolsuzlukla mücadeleyi, tedarikçi ilişkilerini ve şirketlerin uzun vadeli dayanıklılığını etkileyen bir kaldıraç olarak ele alıyor.
Fakat beklenti ile uygulama arasında hâlâ önemli bir mesafe var. OECD’nin Temmuz 2026’da yayımladığı Responsible Business Outlook 2026 raporu, tedarik zincirlerinde risklerin belirlenmesi ve önceliklendirilmesindeki bu açığa özellikle dikkat çekiyor. Raporda aktarılan bir araştırmaya göre, tedarikçi sürdürülebilirlik değerlendirmesi yapan şirketlerin %63’ü, tedarikçileri risk profillerine göre tarayıp önceliklendirmeden tüm tedarikçilerine aynı değerlendirme yaklaşımını uyguluyor.
Burada önemli bir ayrım var. Sürdürülebilir bir tedarik zinciri oluşturmak, yüzlerce tedarikçiye aynı anketi gönderip cevapları toplamakla sınırlı değil. Nasıl farklı hikayeleri aynı birkaç sayfayı okuyarak anlamak mümkün değilse farklı sektörlerde, coğrafyalarda ve üretim süreçlerinde faaliyet gösteren tedarikçileri de aynı risk merceğinden değerlendirmek yeterli olmayabilir. Şirketlerin önce tedarik zincirlerini tanımaları, önemli çevresel ve sosyal etkilerin nerede ortaya çıkabileceğini anlamaları, yüksek riskli alanları önceliklendirmeleri ve ardından tedarikçilerin gelişimini destekleyecek mekanizmaları kurmaları gerekiyor.
İş Dünyasında Sorumluluktan Yükümlülüğe
İş dünyasının insan haklarına saygı gösterme sorumluluğunu ortaya koyan temel belgelerden biri olan Birleşmiş Milletler İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri şirketlerin kendi faaliyetleri ve iş ilişkileriyle bağlantılı olumsuz insan hakları etkilerini belirlemek, önlemek, azaltmak ve aldıkları önlemlerin sonuçlarını izlemek için insan hakları durum tespiti (Human Rights Due Diligence – HRDD) yürütmelerini öngörüyor.
Bu yaklaşım, Avrupa Birliği’nin (AB) Kurumsal Sürdürülebilirlik Durum Tespiti Direktifi (Corporate Sustainability Due Diligence Directive- CSDDD) ile kapsamına giren şirketler için hukuki bir yükümlülüğe dönüşüyor. Direktif, kapsamındaki şirketlerden yalnızca kendi operasyonlarına değil, iştirakleri ve faaliyet zincirlerinde ortaya çıkabilecek olumsuz insan hakları ve çevresel etkilere de bakmalarını; bu etkileri belirlemelerini ve ele almalarını bekliyor. Yeni kurallar 26 Temmuz 2029’dan itibaren uygulanacak. Türkiye’deki şirketler açısından ise etki bununla sınırlı değil; doğrudan kapsamda olmayan Türk şirketleri de CSDDD kapsamındaki şirketlerin faaliyet zincirlerinde yer almaları halinde, artan insan hakları ve çevresel durum tespiti beklentisiyle karşılaşabilecek.
Tedarik zincirinin derinliklerinde ortaya çıkan insan hakları riskleri, artık ürün pazara ulaştığında görünmez hale gelmiyor. AB Zorla Çalıştırma Tüzüğü (Forced Labour Regulation), zorla çalıştırma kullanılarak üretilen ürünlerin AB pazarına sunulmasını ve AB’den ihraç edilmesini yasaklıyor. Ürünün AB içinde veya dışında üretilmesi fark yaratmıyor. Böylece ürünün üzerinde yazmayan “Kim, hangi koşullarda üretti?” sorusu, pazara erişimin de sorularından biri haline geliyor.
Ürünün ardında görünmeyen bir başka iz ise üretim sürecinde atmosfere bırakılıyor. AB Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (Carbon Border Adjustment Mechanism – CBAM), 1 Ocak 2026 itibarıyla kesin dönemine geçiş yaptı. Çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve hidrojen gibi kapsamdaki ürünlerde gömülü emisyonlar artık doğrudan ticari sürecin bir parçası. Türkiye’deki üreticiler için de belirli sektörlerde ürünün karbon içeriğini hesaplayabilmek ve güvenilir verilerle ortaya koyabilmek giderek daha önemli hale geliyor.
Bu düzenlemeler farklı alanlara odaklansa da aynı değişime işaret ediyor; şirketin sınırı artık kendi operasyonlarının bittiği yerde bitmiyor. Mevzuat, bu sınırı giderek faaliyet zincirinin daha derinlerine doğru yeniden çiziyor.
Tedarik Zincirinde Sürdürülebilirliği Güçlendirmek
Bu dönüşüm için geleceğin teknolojilerini beklemek gerekmiyor. Şirketler bugünden tedarik zincirlerini daha yakından tanıyabilir; çevresel, sosyal ve yönetişim alanlarında tedarikçilerinin mevcut durumunu değerlendirebilir, öncelikli gelişim alanlarını belirleyebilir ve bu alanlarda ilerlemelerini destekleyebilir. UN Global Compact Türkiye’nin 2025 İlerleme Bildirimi Analizi’ne göre, çevre politikalarının şirketlerin kendi operasyonlarında uygulanma oranı yaklaşık %70 seviyesindeyken, tedarikçileri kapsama oranı iklim değişikliğinde %41’e, doğa ve biyoçeşitlilikte %40’a, enerji ve kaynak kullanımı ile atık yönetiminde %36’ya, su yönetiminde ise %35’e düşüyor. Bu tablo, sürdürülebilirlik uygulamalarının şirket sınırlarının ötesine taşınarak tedarik zincirinde yaygınlaştırılması ihtiyacına işaret ediyor.
Bu ihtiyaçtan hareketle, UN Global Compact Türkiye tarafından MEXT iş birliğinde ve Türkiye İş Bankası’nın desteğiyle hayata geçirilen Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Programı, şirketlerin tedarikçilerinin sürdürülebilirlik performansını değerlendirmelerini ve tedarikçilerinin çevresel, sosyal ve yönetişim alanlarındaki kapasitelerini geliştirmelerini destekliyor. Program kapsamında tedarikçiler, Sürdürülebilirlik Öz Değerlendirme Aracı üzerinden mevcut durumlarını değerlendirerek kendilerine özel Skor Kartlarına erişebilecek; çevrim içi eğitimler ve uzman oturumlarıyla gelişim alanlarında kapasitelerini güçlendirecek. Katılımcı şirketler ise tedarikçilerinin Skor Kartlarına erişimin yanı sıra deneyim paylaşımı atölyeleriyle tedarik zinciri sürdürülebilirliği alanındaki uygulamalarını geliştirme imkanı bulacak. İhtiyaçları doğrultusunda seçilen tedarikçiler için ihtiyaç analizi ve aksiyon planı çalışmalarının da sunulacağı programa başvurular 3 Kasım 2026’ya kadar devam ediyor. Program, şirketlerin ürün ve hizmetlerinin ardındaki görünmeyen dünyayı daha yakından tanımalarına ve tedarikçilerinin sürdürülebilirlik dönüşümünü desteklemelerine katkı sağlamayı hedefliyor.







