Nadir toprakların hidrometalurjik işlenmesi su yoğun bir süreç; literatürde yönteme ve geri kazanım tasarımına bağlı olarak ton başına yüzlerce metreküp mertebesinden daha yukarılara çıkan su tüketimi aralıkları raporlanıyor. Oysa Eskişehir-Beylikova hattı, İç Anadolu’nun zaten su stresi altında olan, yer altı sularının her yıl metrelerce derine çekildiği yarı kurak bir ekosistemdir. “Çiftçinin sulama kanallarına kilit vurduğumuz bir iklim krizinde, kalan kısıtlı suyumuzu lityum-iyon pillerin ya da rüzgar türbinlerinin mıknatısları için bir çözücü olarak kullanmak istiyor muyuz?” sorusuna birlikte cevap aramalıyız.
Prof. M. Levent KURNAZ, Boğaziçi Üniv. İklim Değişikliği ve Politikaları Uyg. ve Araş. Merk
Size henüz farkında olmadığınızı düşündüğüm ama gelecekte bolca konuşacağımız bir çevresel sorundan bahsedeceğim. Bu tür çevresel sorunlardan genellikle sorun ortaya çıktıktan sonra haberdar olduğumuz için, bu kez daha çıkacak ateşin dumanı bile ortada yokken konuya dikkat çekmek istedim.
Küresel ekonomi, karbon sonrası bir geleceğe “yeşil” bir geçiş yapma iddiasındayken, bu dönüşümün en karanlık maliyeti genellikle raporların dipnotlarında kalıyor. Yeşil teknolojilerin çoğu, “nadir toprak elementi” (NTE) denilen ve oldukça az bulunan bir grup metale dayanıyor. Bu metallerin çoğu da bugün Çin’in kontrolü altında. Türkiye ve Azerbaycan ise dünyanın en büyük nadir toprak elementi rezervlerinden birinin üzerinde oturduğu iddiasıyla jeopolitik bir satranç tahtasına davet ediliyor. Ancak Eskişehir Beylikova’dan yükselen “dünyanın ikinci büyük rezervi” sloganları, bölgenin hidrolojik gerçekliğiyle çarpıştığında ortaya çıkan tablo, sahte umutlardan ziyade sistemik bir krize işaret ediyor.
Nadir toprak elementleri, isimlerinin aksine doğada nadir bulunmazlar; onları “nadir” kılan, ekonomik ve ekolojik olarak ayrıştırılmalarının aşırı güç olmasıdır. Beylikova cevherinde toplam nadir toprak oksit (TREO/REO) oranına ilişkin farklı çalışma ve raporlarda değişen aralıklar veriliyor. Bu belirsizlik bile, hedeflenen üretim için işlenecek cevher miktarının yüz binlerce tondan milyon tona uzanan bir bantta olabileceğini gösteriyor. Bunu yapabilmek için de devasa bir kimyasal yıkama ve ayrıştırma mekanizmasının kurulması zorunludur.
Peki, bu çark neyle dönecek? Nadir toprakların hidrometalurjik işlenmesi su yoğun bir süreç; literatürde yönteme ve geri kazanım tasarımına bağlı olarak ton başına yüzlerce metreküp mertebesinden daha yukarılara çıkan su tüketimi aralıkları raporlanıyor. Oysa Eskişehir-Beylikova hattı, İç Anadolu’nun zaten su stresi altında olan, yer altı sularının her yıl metrelerce derine çekildiği yarı kurak bir ekosistemdir. “Çiftçinin sulama kanallarına kilit vurduğumuz bir iklim krizinde, kalan kısıtlı suyumuzu lityum-iyon pillerin ya da rüzgar türbinlerinin mıknatısları için bir çözücü olarak kullanmak istiyor muyuz?” sorusuna birlikte cevap aramalıyız.
Benzer bir sistemik körlük Azerbaycan’da da gözleniyor. Karabağ ve Nahçıvan bölgelerindeki potansiyel NTE yatakları, Bakü için bir “petrol sonrası” kurtuluş reçetesi gibi sunuluyor. Ancak Hazar Denizi’nin çekilme hızı ve Aras Havzası’ndaki su paylaşımı krizleri ortadayken, maden işleme tesislerinin gerektirdiği suyun nereden geleceği sorusu henüz yanıtsız. Azerbaycan’da bazı bölgelerde kritik mineraller potansiyeli tartışılıyor; ancak su kıtlığı ve sınır aşan su bağımlılığı, maden işleme ölçekleri büyüdüğünde stratejik bir kısıt haline geliyor.
Türkiye ve Azerbaycan’ın önündeki bir diğer sorun ise standartlar meselesidir. Pilot ölçekte konsantre/karışık ürün üretimi mümkün; fakat tek tek elementlerin ayrıştırılması ve mıknatıs kalitesinde saflığa çıkış, ayrı ve ileri bir teknoloji eşiği. Kalıcı mıknatıs tedarik zinciri, genellikle %99,5 ve üzeri saflıkta oksit/metal spesifikasyonları talep ediyor; bu da ayırma-arıtma altyapısını oyunun merkezine koyuyor. “Ne var ki canım bunda?” demeyin, bu dünyanın en zor teknolojilerinden biridir ve bu teknoloji her ülkede bulunmaz. Avrupa ülkelerinin çoğu bu konuda başarıdan oldukça uzaktır, ama Çin bu teknolojilerde dünya lideridir.
Önümüzde öncelikle, NTE dünyasının mutlak hakimi olan Çin’in sunduğu “anahtar teslim” modeller var. Çin teknolojisi hızlıdır, ucuzdur ve cevherden metale giden yolu en kısa sürede katetmenizi sağlar. Ancak bu hızın bedeli, “feda edilen bölgeler” ve denetlenmeyen radyoaktif toryum atıklarıdır. Eğer Beylikova’da Çin tipi bir “kapalı kutu” (black-box) operasyonuna girersek, kısa vadede yüksek üretim rakamlarına ulaşırız ama uzun vadede Eskişehir’in toprak ve doğa kalitesi ile su güvenliğini kalıcı olarak kaybederiz.
Diğer yanda ise Avrupa Birliği’nin (AB) Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) ve Kritik Hammaddeler Yasası duruyor. AB standartlarına uyum sağlamak demek; şeffaf bir atık yönetimi, radyasyon güvenliği ve minimum su kullanımı için milyarlarca dolarlık ek yatırım demektir. Bu yol, bürokratik bir labirente ve “sonsuz bir bekleyişe” davetiyedir. Ancak bu standartlardan sapmak, ürettiğimiz stratejik madeni en büyük pazarımız olan Avrupa’ya satamamamız anlamına da gelebilir. Burada karşımızda dev gibi bir AB mevzuatı duruyor. Bu dağın kurallarını aşabilmek ise nereden baksanız 10 yıldan fazla süre alacak.
Bence bu iki kutup arasında “taraf seçmek” yerine, Türkiye’nin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesi gerekiyor. Sadece mineral ihraç eden bir “ham madde kolonisi” olmayı reddetmek, stratejik özerkliğin ilk şartı olmalıdır. Dolayısıyla biz kendi topraklarımızdan çıkan bu elementleri yeterli saflığa getiren ülke olmak zorundayız.
Mantıklı olan, Beylikova’da çalışmakta olan 1.200 tonluk pilot tesisi devasa bir fabrikaya dönüştürmek için acele etmek yerine, bu tesisi bir “Hidro-Metalurjik Ar-Ge Merkezi”ne dönüştürmektir. Hedefimiz, su tüketimini %80 oranında azaltan “kapalı devre” (ZLD – Zero Liquid Discharge) sistemlerini ve toryumu bir “atık” değil, geleceğin nükleer yakıtı olarak ayrıştıracak yerli teknolojiyi bu ölçekte üretmek ve çalışırlığını ispatlamaktır.
Eğer Batı’nın finansmanını alacaksak, bu “doğayı tahrip etme izni” için değil, en yüksek su geri kazanım teknolojilerini bölgeye transfer etmek için olmalıdır. Çin ile işbirliği yapılacaksa bu sadece “kapalı kutu” cihazlar satın almak değil, ayrıştırma kimyasındaki Çin tekelini kıracak ortak laboratuvarlar kurmak için olmalıdır.
Sistemik dönüşüm, mevcut krizin araçlarıyla (aşırı tüketim, ekolojik yıkım) gerçekleştirilemez. Nadir elementler, dijital dünyanın bugünkü kanıdır; ancak su, biyolojik yaşamın kendidir. Eskişehir’deki cevherler bizi zenginleştirebilir; ancak bu zenginlik bir neslin içme suyuna ve toprağına mal olacaksa bu ilerleme değil, jeopolitik bir intihar sayılmalıdır.
Gerçek bir stratejist, elindeki kartların büyüklüğüyle değil, o kartları oynamak için gereken yaşamsal kaynakların (su ve toprak) sürdürülebilirliğiyle övünmelidir. Beylikova, Türkiye’nin geleceği için bir fırsattır; ama sadece teknolojik kibrimizi törpüleyip doğanın sınırlarına saygı duyan bir bilimsel rasyonalizmle hareket edersek. Bunu yapmanın başta gelen yolu da bu konuyu ülkemizin belki de en önemli araştırma konusu haline getirerek kaynaklarımızı bu yönde kullanmaktır. Yoksa susuzlukla standartların cenderesi arasında bir yere kısılıp kalırız.








