Dünyanın artan nüfusunu beslerken ve yaşam kalitesini yükseltmeye devam ederken, bunu gezegenin sınırlarını zorlamadan başarmamız gerektiğini belirten Novonesis Kıdemli Liderlik Ekibi Üyesi ve Gezegen Sağlığı İcra Başkan Yardımcısı Tina Sejersgaard Fanøe, bu noktada biyolojinin önemine işaret ediyor. Biyolojinin daha az kaynakla daha fazla değer üretmemizi mümkün kıldığını belirten Sejersgaard Fanøe, biyoçözümlerin yalnızca çevresel fayda yaratmadığını; aynı zamanda çiftçiler, hayvanlar ve tüketiciler için de değer oluşturduğunu söylüyor.
Gezegenin fiziksel sağlığı ile insan yaşamının kalitesi arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?
Sağlıklı bir gezegen ile sağlıklı yaşamlar birbirinden ayrılmaz bir bütün. İklim değişikliği gibi krizler, bunun en somut örneklerinden biri olarak bugün, dünyanın dört bir yanında insanların günlük yaşamını doğrudan etkiliyor.
Artan nüfusu beslerken ve yaşam kalitesini yükseltmeye devam ederken, bunu gezegenin sınırlarını zorlamadan başarmamız gerekiyor. İşte burada biyoloji önemli bir rol oynuyor ve daha az kaynakla daha fazla değer üretmemizi mümkün kılıyor. Örneğin süt ürünlerini ele alalım: Süt ürünleri, yüksek protein ve mineral içeriği sayesinde dünya genelinde beslenmenin temel yapı taşlarından biri. Hatta bir anlamda “ilk süper gıda” olarak bile tanımlanabilir. Bununla birlikte bir kase yoğurt soframıza ulaşana kadar, süreç boyunca birçok noktada biyoçözümler devreye girebiliyor ve bu süreç hem gezegen hem de çiftçiler açısından fayda yaratıyor. Öncelikle Novonesis’in biyoçözümleri, biyokütlenin yüksek besin değerine sahip hayvan yemine dönüştürülmesine yardımcı olabiliyor. Süreç aynı zamanda biyoenerji üretiminin bir parçası olarak atık biyokütlenin değerlendirilmesini sağlıyor ve bitkinin hiçbir kısmının israf edilmemesine katkı sunuyor. Yani hem gezegen hem de çiftçiler için fayda yaratılıyor.
Ardından çiftçiler, süt hayvanlarının yemlerine probiyotik ekleyerek sindirimin daha verimli gerçekleşmesini sağlayabiliyorlar. Bu da daha yüksek verim ve daha düşük emisyon anlamına geliyor. Süt üretiminin ardından da biyoçözümler devreye girmeye devam ediyor. Peynir üretiminde verim artarken daha az süt kullanımıyla karbon emisyonları azaltılabiliyor. Yoğurt üretiminde ise daha yüksek protein içeriğine sahip, daha sağlıklı ürünler geliştirilebiliyor. Normalde atık olarak değerlendirilen laktoz ise farklı gıdalarda kullanılabilecek sağlıklı liflere dönüştürülebiliyor.
Saydığım örnekler, biyoçözümlerin yalnızca çevresel fayda yaratmadığını; aynı zamanda çiftçiler, hayvanlar ve tüketiciler için de değer oluşturduğunu gösteriyor. Üstelik bunlar; dayanıklılığı, yerel istihdamı ve ekonomik değer yaratımını destekleyen, ölçeklenebilir ve uygulanabilir çözümler.
Gezegen sağlığı hedeflerine nasıl ulaşabiliriz?
Biyoçözümler; bitkiler, mikroorganizmalar ve enzimler gibi biyolojik kaynaklardan yararlanarak gıda, malzeme ve enerji üretimini daha verimli ve sürdürülebilir hale getiren doğa temelli çözümler. Ölçek olarak çoğu zaman oldukça küçük olsa da endüstriyel ölçekte uygulandığında, insanların ve gezegenin karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan birçoğunun çözümüne katkı sağlayabiliyor.
Copenhagen Economics’in 2022 yılında yayımladığı bir analiz, mevcut biyoçözümlerin tam ölçekli uygulanması halinde küresel karbon emisyonlarının yaklaşık %8 oranında azaltılabileceğini ortaya koyuyor. Üstelik biyolojinin sunduğu potansiyelin henüz çok küçük bir kısmını kullanıyoruz. Biyoçözümler yalnızca daha sağlıklı ve dayanıklı bir gezegeni desteklemekle kalmıyor; aynı zamanda rekabetçilik, ekonomik dayanıklılık ve sanayi dönüşümüne de katkı sunuyor.
Türkiye özelinde bakıldığında ise biyoçözümler; sanayi rekabetçiliğini, enerji dayanıklılığını ve kaynak verimliliğini güçlendirmek açısından önemli fırsatlar sunarken, ülkenin uzun vadeli yeşil dönüşüm hedeflerini ve 2053 net sıfır vizyonunu da destekleme potansiyeline sahip. Türkiye’nin güçlü sanayi altyapısı, tarımsal kapasitesi, genç yetenek havuzu ve stratejik coğrafi konumu; gıda sistemlerinden biyoenerjiye, sanayi üretiminden döngüsel ekonomi uygulamalarına kadar birçok alanda biyoçözümlerin ölçeklenmesi için önemli bir potansiyel oluşturuyor.
İklim krizi, gıda krizi ve kirlilik gibi küresel sorunların yanında gezegenin sınırlı kaynakları hızla tükenirken dünya nüfusu artmaya devam ediyor. Bu koşullar altında biyoçözümler onarıcı bir rol oynayabilir mi?
Biyoçözümler, bugün aynı anda yaşadığımız birçok krizin etkisini azaltma konusunda büyük bir potansiyele sahip. Türkiye bu açıdan önemli bir örnek. Dünyanın önde gelen tarım üreticilerinden biri olmasına karşın tarım sektöründe yapısal zorluklarla karşı karşıya. Bunlardan biri de çiftçilerin yaş ortalamasının 55’in üzerine çıkmış olması.

Biyoçözümler burada hem onarıcı hem de dönüştürücü bir rol oynayabilir. Toprak sağlığını, ürün dayanıklılığını, verimliliği ve kaynak kullanım etkinliğini artırarak Türkiye’nin mevcut tarım alanlarından daha fazla üretim elde etmesine katkı sağlayabilir. Aynı zamanda tarımsal atıkların, biyokütlenin ve döngüsel üretim modellerinin değerlendirilmesiyle çiftçiler için yeni gelir alanları yaratabilir ve ekonomik açıdan daha sürdürülebilir iş modellerini destekleyebilir. Bu yaklaşım; kırsal kalkınmayı desteklerken yeni istihdam alanları yaratabilir ve tarım sektörünü genç nesiller açısından daha cazip ve sürdürülebilir hale getirebilir. Yanı sıra daha güçlü ve verimli bir tarımsal üretim altyapısı; hayvan yemi, biyoenerji ve sürdürülebilir yakıtlar gibi ilişkili sektörleri de destekleyerek ithalat bağımlılığının azaltılmasına katkı sağlayabilir ve ülke içinde ilave ekonomik değer yaratabilir.
Potansiyel gerçekten çok büyük. Bu nedenle biyoçözümlerin sunduğu fırsatları tam anlamıyla hayata geçirebilmek için inovasyona yatırım yapmaya devam etmemiz gerekiyor. Böylelikle hem insanlar hem de gezegen için daha sürdürülebilir bir gelecek inşa edebiliriz.
Biyoyakıtlar karbon emisyonlarının azaltılmasına ve fosil yakıtlardan çıkış sürecine katkı sağlayabilir mi?
Son yıllar, özellikle de son dönemdeki gelişmeler, enerji güvenliğinin ne kadar kırılgan olduğunu net biçimde ortaya koydu. Fosil yakıtlara bağımlılığın ciddi ekonomik sonuçları bulunuyor. Bu nedenle enerji ithalat bağımlılığını azaltmak hedefleniyorsa biyoyakıtlar kritik bir rol oynayabilir.
Biyoyakıtlar, yerli biyokütle kaynaklarından üretilebilen ölçeklenebilir nadir enerji çözümlerinden biri. Fosil yakıt ithalatına bağımlı ülkeler için enerji arzını çeşitlendirme ve küresel emtia piyasalarındaki dalgalanmalara karşı dayanıklılığı artırma açısından uygulanabilir ve kendini kanıtlamış bir alternatif sunuyor.
Bugün biyoyakıtlar küresel yakıt arzının yalnızca yaklaşık %4’ünü oluşturuyor olsa da teknoloji hazır, ham maddeler mevcut ve politika tarafındaki ivme giderek güçleniyor. Burada önemli olan nokta, enerji dönüşümünde seçenekleri çeşitlendirmek. Elektrifikasyon, hidrojen, nükleer enerji ve doğalgaz gibi çözümlerin yanında biyoyakıtlar da enerji karmasına yerli üretime dayalı ilave bir katman ekliyor.
Bugün birçok ülke biyoyakıtları önemli ölçüde ölçeklendirdi. Hindistan, benzinin yaklaşık %20’sini yerli biyoyakıtlarla ikame etmiş durumda ve önümüzdeki dönemde biyokütlenin toplam enerji talebinin yaklaşık %15’ini karşılayabileceği öngörülüyor. Brezilya %30’a yaklaşan biyoyakıt harmanlama oranlarına ulaştı. Endonezya ise yılda 14,5 milyar litre biyodizel üretirken yaklaşık 3 milyon küçük ölçekli çiftçiye ekonomik katkı sağlıyor.
Türkiye’nin de güçlü bir başlangıç noktası bulunuyor. Her yıl ortaya çıkan önemli miktardaki tarımsal artık ve organik atık akışları bugün büyük ölçüde değerlendirilmiyor. Yapılan çalışmalar, Türkiye’de yılda 45 milyon tonun üzerinde tarımsal artık oluştuğunu ve bunun döngüsel biyoekonomi ile biyoenerji uygulamaları açısından önemli bir potansiyel sunduğunu gösteriyor.
Doğru ekosistem, doğru politikalar ve doğru yatırımlarla biyoçözümler ve ileri biyoyakıtlar; bu kaynakları enerji dayanıklılığına, kırsal kalkınmaya ve sanayi rekabetçiliğine katkı sağlayan ekonomik değere dönüştürebilir.
Biyoçözümler sanayi dönüşümü yoluyla günlük yaşamın bir parçası haline nasıl gelebilir?
Biyoçözümler, kaynakların giderek daha kritik hale geldiği bir dünyada sanayinin verimlilik, rekabetçilik ve dayanıklılık arayışının önemli bir parçası haline geliyor ve aslında bugün zaten günlük yaşamın içine entegre olmuş durumda. Örneğin 2025 itibarıyla Novonesis biyoçözümleri, dünyada üretilen ekmek, yoğurt ve peynirin yaklaşık yarısında kullanıldı. Bugün her gün, yaklaşık 1 milyar porsiyon peynirde, 360 milyon ekmekte ve 450 milyon porsiyon yoğurtta Novonesis biyoçözümleri yer alıyor. Ancak potansiyel bunun çok daha ötesinde. Copenhagen Economics’in mevcut biyoçözümlerin tam ölçekli uygulanmasıyla küresel karbon emisyonlarında yaklaşık %8’lik azalma sağlanabileceğine yönelik analizini hatırlayalım. Yeni inovasyonlar geliştikçe bu potansiyelin daha da büyüyeceğine inanıyoruz.
Önümüzdeki dönemde enzim bazlı plastik geridönüşümü ve karbondioksidin proteine dönüştürülmesi gibi yenilikçi teknolojiler hem insanlar hem de gezegen için çok önemli fırsatlar yaratma potansiyeli taşıyor.








