Bugün geldiğimiz noktada asıl mesele “ekonomi mi, gezegen mi?” seçimi değil; ekonomiyi hangi finansal hikayenin içine yerleştirdiğimiz. Kısa vadeli getiri için sistemik risk biriktiren bir hikaye mi yazıyoruz yoksa sürdürülebilir finansla iklimi, doğayı ve toplumsal istikrarı da bilançonun parçası yapan bir hikaye mi?
Gülin YÜCEL, Brika Sürdürülebilirlik gulin@brikasurdurulebilirlik.com
Araştırmalar, negatif içeriklerin sosyal medyada pozitif haberlere göre yaklaşık %70 daha hızlı yayıldığını gösteriyor. Bu da sürdürülebilirlik gündemi etrafında çalışanları, düşünenleri endişe ve karamsarlığa itiyor.
COP30’un tartışmalı sonuçları ve Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda öne çıkan karamsar söylemler, 2026 sürdürülebilirlik gündemine bakarken benzer bir karanlık hissini beslemeye devam ediyor.
Biz bu atmosferde, ekonominin ve finansın geçirdiği sessiz ama köklü dönüşümünü konuşmanın her zamankinden daha önemli olduğuna inanıyor ve farklı perspektiften bakmaya cesaret diyoruz.
“It’s the Economy, Stupid” Neden Artık Yetmiyor?
1992 ABD başkanlık seçiminde Bill Clinton’ın başdanışmanı olan James Carville’in, kampanya ofisine astığı ünlü “It’s the economy, stupid” mesajı, seçmenin asıl derdinin ekonomi olduğunu unutturmamayı amaçlıyordu. O gün için güçlü bir politik sezgiyi yansıtıyordu; ancak sürdürülebilirlik perspektifinden bakıldığında ciddi sınırlara sahipti ve yıllarca yoğun şekilde eleştirildi.
Neden?
Çünkü bu söylem ve arkasından gelen politikalar, ekonomiyi çoğu zaman yalnızca büyüme, istihdam ve kısa vadeli gelir artışı gibi göstergelere indirgedi. Ekosistem çöküşü, iklim riski, biyolojik çeşitlilik kaybı gibi maliyetleri görünmez kıldı ve insanlığın ekonomiyi büyütme pahasına gezegenin sınırlarını bilinçsizce zorlamasına zemin hazırladı. İklim politikalarını “ekonomiye zarar verebilecek maliyetli bir lüks” gibi çerçeveleyerek, “büyüme odaklı ekonomi” ile “yaşanabilir gezegen”i sanki birbirine zıt iki tercihmiş gibi sundu.
Bugün geldiğimiz noktada asıl mesele “ekonomi mi, gezegen mi?” seçimi değil; ekonomiyi hangi finansal hikayenin içine yerleştirdiğimiz. Kısa vadeli getiri için sistemik risk biriktiren bir hikaye mi yazıyoruz yoksa sürdürülebilir finansla iklimi, doğayı ve toplumsal istikrarı da bilançonun parçası yapan bir hikaye mi?
Başka bir ifadeyle artık bugün, yaşam ağının tamamını düşünen, ortak akılla koruyan ve geliştiren bir sistem arayışındayız ve ekonomik hikayeyi bu gerçeklik arasında arıyoruz.
Bilinç, Bağlar ve Etik: Ekonomi için Ne Söylüyor?
Beynin yapısını ve bilinci “ilişkiler ağı” üzerinden okuyan, dünyaca ünlü beyin cerrahisi profesörümüz Prof. Dr. Türker Kılıç, “Nöronlar tek başına zeki değildir; onları anlamlı kılan, aralarındaki bağların ritmidir” der. Tıpkı kültür gibi. Tıpkı yapay zeka gibi.
Bu bakış açısı, ekonomiye dair güçlü bir metafor sunuyor. Nöronlar gibi ekonomik aktörler de –şirketler, hanehalkları, devletler, finansal kurumlar– tek başlarına anlamlı değil; onları anlamlı kılan, aralarındaki bağların ritmi. Tedarik zincirleri, enerji sistemleri, finansal piyasalar, toplumsal normlar ve ekosistemler, dev bir ağın iç içe geçmiş katmanları olarak işliyor.
Prof. Kılıç bilinci şöyle tarif eder: “Bilinç, bir düğmeye basıldığında yanan bir ışık değil; yaşam ağı içinde seçim yapabilme cesaretidir. Bilinç, yaşam ağı içerisinde seçimler yapabilmektir.Seçim varsa etik vardır. Etik varsa insan vardır. ‘’
Ekonomi ve finans için de kritik eşik tam buradadır: Hangi seçimleri, kimin adına, hangi “yaşam” ağı üzerinde yapıyoruz? Kısa vadeli getiriyi mi yoksa uzun vadeli sistemik dayanıklılığı mı merkeze alıyoruz?
Bu çerçeveden bakınca sürdürülebilirlik hedefleri, çoğu zaman vizyon eksikliğinden değil; finans ve sürdürülebilirliğin farklı diller konuşmasından başarısız oluyor. Hedefler; sermaye dağılımı, risk fiyatlaması ve yatırım kriterleriyle uyumlu değilse kağıt üzerinde kalıyor.
Ekonomiye Katkı: Sürdürülebilirliğin “Maliyet” Değil, Ayakta Kalmanın Tek Yolu Olduğu Çağ
Sürdürülebilir üretim artık yalnızca çevre ve iklim krizi başlıklarından oluşmuyor; jeopolitik, finansal ve teknolojik risklerle iç içe geçmiş durumda. Ülkeler arasındaki gerilimler giderek daha fazla ekonomik araçlar üzerinden yürütülürken; para birimleri, ticaret kanalları ve finans sistemleri siyasi baskı araçlarına dönüşüyor.
Eskiden üreticilerin temel sorusu “Nasıl daha ucuza üretirim?” iken, bugün soru hızla “Bu üretimi sürdürebilir miyim?”e dönüştü. Kur oynaklığı, tedarik şokları ve enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar sadece maliyetleri artırmakla kalmıyor; yatırımları erteliyor, planlamayı zorlaştırıyor, geleceği öngörülemez kılıyor.
Bir üretim modeli;
- Ham maddede tek kaynağa bağımlıysa,
- Enerjide dışa bağımlıysa,
- Finansmanını kısa vadeli dövizle sağlıyorsa, o model çevreci bile olsa kırılganlaşıyor.
Bu nedenle, örneğin enerji dönüşümü artık yalnızca iklim için değil; maliyetleri öngörülebilir kılmak ve üretimi ayakta tutmanın kritik bir ekonomik gerekliliği olarak görülmeli. Yerel satın alma ve döngüsel yaklaşımlar, “çevre dostu tercihler” olmaktan çıkıp rekabet gücünün ve makro istikrarın ana bileşenleri olarak okunmalı.
Kısacası bu, sadece “çevreyi gözetmek” meselesi değil; ekonomik gerçekliğin kendi ve giderek sertleşen küresel koşullar içinde ayakta kalma stratejisi.
Sürdürülebilir Finans: Ekonomiyi Yaşam Ağına Yeniden Bağlayan Dil
Sürdürülebilir finans, bu dönüşümün sinir sistemi gibi çalışıyor. Sadece “yeşil ürünler” listesi değil; ekonomiyi “yaşam” ağına yeniden bağlayan bir çerçeve sunuyor. Bu çerçeve şunları içine alıyor:
- Çevresel ve sosyal etki ile sermaye akışlarını,
- Finansal risk ve getiri ile ESG risk yönetimini,
- Uzun vadeli değer yaratımı ile strateji ve yatırım ufuklarını,
- Sistemik dirençlilik ile riskin nasıl fiyatlandığı, tahsis edildiği ve raporlandığını.
Bu bağlantılar soyut değil, rakamlara yansımış durumda. Sürdürülebilir finans (yeşil/sosyal tahviller, sürdürülebilirlik bağlantılı araçlar ve ESG entegrasyonu dahil), çok haneli trilyon dolarlık hacme ulaştı ve yüksek çift haneli oranlarla büyümekte. Pazarın 2024 civarında yaklaşık 6-8 trilyon dolar düzeyinde olduğu, 2034’e kadar 35 trilyon doların üzerine çıkabileceği tahmin ediliyor; bu da yıllık ortalama %19–20 civarında büyüme anlamına geliyor.
Birleşmiş Milletler (BM) ve OECD raporları, 2015-2022 döneminde “sürdürülebilir kalkınma için finansman”ın yaklaşık %22 arttığını; buna rağmen Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) için gereken seviyenin hâlâ gerisinde kalındığını ortaya koyuyor. Bu nedenle özel sektör sürdürülebilir finansının ölçeklenmesi artık bir tercih değil, zorunluluk. Bugün küresel piyasa değerlemesinin yaklaşık %90’ı bir tür sürdürülebilirlik raporlaması sunuyor; ESG verileri sermaye piyasalarına giderek daha fazla gömülüyor.
Bu çerçevede sürdürülebilir finansın küresel ekonomiye katkısını şu başlıklarda özetleyebiliriz:
Daha iyi risk yönetimi
– İklim ve doğa temelli risklerin finansal kararlara içselleştirilmesi, düzensiz geçiş senaryolarını ve ani varlık fiyat düzeltmelerini azaltarak finansal istikrarı güçlendiriyor.
Büyüme ve yatırım ivmesi
-Sermayenin temiz enerjiye, dayanıklı altyapıya ve kaynak verimli teknolojilere yönlendirilmesi, orta vadede verimliliği ve yeşil sanayilerde istihdamı artırma potansiyeli taşıyor.
-Yeşil tahvil, sürdürülebilirlik bağlantılı kredi, geçiş finansmanı ve doğa bağlantılı ürünler gibi yenilikçi araçlar, yeni yatırım alanları tanımlıyor.
Eşitsizliklerin azaltılması ve dirençli kalkınma
–Finansmanın SKA’larla hizalanması; sağlık, eğitim, uyum ve adil dönüşüm yatırımlarını destekleyerek gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasındaki açığın büyümesini sınırlayabiliyor.
-Çok taraflı kalkınma bankalarının ve kalkınma finans kuruluşlarının reformu ile harmanlanmış finans mekanizmaları, yüksek riskli pazarlara özel sermayeyi çekerek SDG finansman açığını azaltmayı hedefliyor.
Sistemik dayanıklılık ve makro istikrar
Sürdürülebilir araçlarla finanse edilen büyük ölçekli iklim ve doğa yatırımları, afetlerin ve iklim etkilerinin uzun vadeli makroekonomik maliyetlerini aşağı çekebiliyor.
2026’nın Sorusu: Hangi Ekonomiyi Savunuyoruz?
1990’ların dünyasında “It’s the economy, stupid” belki işe yarayan bir çerçeveydi. Ancak 2026’da biliyoruz ki ekonomi, gezegenden ve yaşam ağından bağımsız bir denklem değil.
Prof. Türker Kılıç’ın ifadesiyle, nöronları anlamlı kılan aralarındaki bağın ritmiyse, sürdürülebilirlik çağında ekonomiyi anlamlı kılan da yaşam ağıyla kurduğu bağın ritmi.
Bilinç, yaşam ağı içinde seçim yapabilme cesaretidir; sürdürülebilir finans ise bu cesaretin kurumsal ve kolektif düzlemdeki ifadesi.
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur: Ekonomiyi savunurken, hangi ekonomiyi savunuyoruz? Dar, kısa vadeli ve kör bir “ekonomi”yi mi yoksa yaşam ağının ritmiyle uyumlu bir ekonomik düzeni mi?








