#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Şehir

Şehir Planlama ve İklim Krizi: Urban Planning Accelerator

Bugünkünden 2,4 milyar fazla insanın 2050 yılına dek şehirlerde yaşayacağı öngörülüyor. Kasım 2025te C40 ve BM-Habitat, Urban Planning Accelerator (Kentsel Planlama Hızlandırıcısı) programını başlattı. Artan kentsel yayılma, büyüyen nüfus ve iklim krizi karşısında C40 ve UN-Habitat, emisyonları azaltmak ve dayanıklılığı artırmak amacıyla bu kentsel planlama aracını birlikte geliştirdi ve İstanbul, programa katılan 33 şehir arasında yer alıyor. Konuğum C40 Cities Şehir Planlama ve İklim Politikaları Direktörü Hélène Chartier ile birlikte konuyu değerlendirdik.

Sibel BÜLAY, [email protected]

Biraz şeytanın avukatlığını yapacağım. C40 ile BM-Habitat’ın birlikte geliştirdikleri Accelerator (Hızlandırıcı) şehirlerin emisyonlarını azaltmalarına ve dayanıklılıklarını artırmalarına yardımcı olmak için tasarlanmış bir şehir planlama programı. Açıkçası şehirlerin emisyon azaltımı ve dayanıklılığı yeni konuşulan konular değil, yıllardır gündemde. Buna karşın Accelerator ancak Kasım 2025te hayata geçirildi. Bu zamanlamayı nasıl okumalıyız? Bunu şimdi gerekli kılan neydi?

Bence çok doğru bir soru. Programı farklı kılan şey, bunun yalnızca basit bir deklarasyon olmaması. Pek çok şehir sürdürülebilir kentsel kalkınmanın ne olduğunu biliyor ama bunu hâlâ kendi politikalarına, arazi kullanım politikalarına, imar planlarına entegre etmekte zorlanıyor. Bizim amacımız şehirlerin sürdürülebilir kentsel kalkınmayı somut politikalara ve uygulamalara dönüştürmesi.

İklim eylemi için geliştirilen ortak bir program olan Accelerator anlaşmasını bugüne kadar 33 belediye başkanı imzaladı ve altı konuda hedeflerini sundular. Her bir hedef için şehrin güncel durumu belirlendi. Ardından bu hedeflere ulaşmak için yol haritaları hazırlandı ve değiştirilmesi gereken politikalar belirlendi. Şimdi asıl mesele, bu dönüşümü önümüzdeki yıllarda hayata geçirmek.

Amacımız 2025’ten 2030’a kadar beş yıllık bir süreç içinde çok net hedeflerle ilerlemek, çünkü bugün şehirlerin bulunduğu noktaya baktığımızda, hâlâ katedilmesi gereken ciddi bir mesafe olduğunu görüyoruz. C40 ve BM-Habitat da bu dönüşüm için şehirlere doğrudan destek sağlayacak.

Helene portre
Hélène Chartier
Altı konuda hedefler oluştuğunu anlattınız. Hangi konular olduğunu detaylandırır mısınız?

Bugün çoğu şehirde iklim konusunda yapılması gerekenler biliniyor. Ancak hedeflerden somut uygulamalara geçebilmek için bunların ana akımlaştırılması, yani şehrin yaptığı her çalışmanın parçası haline gelmesi gerekiyor.

Accelerator’in asıl amacı da bu: İklim eylemini kentsel planlamayla uygulanabilir ve hukuken bağlayıcı bir biçimde entegre etmek.

Şimdi isterseniz bu altı taahhüdü biraz açıklayayım: Seragazı emisyonları ve arazi tüketimi açısından baktığımızda, mevcut tablo pek iç açıcı görünmüyor. Üstelik kentlerin yayılmaya devam etmesi yönünde ciddi bir baskı da var. Bu nedenle ilk taahhüt, kentsel yayılmayı kontrol altına almak; yani kent, fiziksel olarak nüfus artışından daha hızlı büyümemeli.  Bugün kentler, nüfus artışına kıyasla %50 daha hızlı genişliyor. Eğer bu gidişatı değiştirmezsek şehirlerin kapladığı alanın 2050’ye kadar üç katına çıkacağı öngörülüyor. Bu yüzden kentlerin kontrolsüz biçimde yayılmasını sınırlamamız gerekiyor. Böylece şehirler insan ölçeğini koruyan daha yaşanabilir yerler olarak gelişir.

Amaç, kentlerin genişlemesini kontrol altında tutmak ve kentsel projelerde kilometrekare başına yaklaşık 10 bin kişilik bir yoğunluğa ulaşmak. Hatta mümkünse bu yoğunluğun 15 bin kişiye çıkması hedefleniyor. Çünkü bu yoğunluğun iyi bir şehir modeli oluşturduğuna inanıyoruz.

İkinci hedef, karma kullanımlı ve çok merkezli şehirler oluşturmak. Geçen yüzyılda şehirleri tek merkezli ve işlevleri birbirinden ayıran, yani yayılma üzerine planladık. Konut alanları ayrı, iş merkezleri ayrı, ticari alanlar ayrıydı. Bu da mesafeleri uzattı. Paris’te kendi deneyimimi örnek verebilirim. 1970’lerde doğu banliyölerinde büyük konut alanları inşa edilirken, batı tarafı yeni merkezi iş bölgesi olan La Défense’a dönüştürüldü. Babam tüm çalışma hayatı boyunca Paris’in bir ucundan diğer ucuna gidip gelmek için 2 saat harcıyordu. Bu model yaşam kalitesi açısından çok işlevsel değil; aynı zamanda seragazı emisyonları ve iklim hedefleri açısından da sağlıklı bir model değil. Bu nedenle tıpkı birçok tarihi şehirde olduğu gibi şehirlerin işlevsel olarak daha entegre hale gelmesini hedefliyoruz. Geçmişte şehirlerde hizmetler, iş alanları ve konutlar birbirinden kopuk değil, bir aradaydı. Asıl hedef de bu anlayışı yeniden uygulamak. Bu nedenle “çok merkezli şehir” dediğimiz bir modeli savunuyoruz. Tüm ağırlığın tek bir merkezde toplandığı, geri kalan alanların ise düşük yoğunluklu ve tek işlevli çeper mahallelere dönüştüğü bir yapıdan kaçınmak gerekiyor. Bunun yerine şehirlerin birden fazla merkez etrafında planlanmasını ve mümkün olduğunca karma kullanımlı alanlar oluşturulmasını öneriyoruz. Hedef, kentin en az %50’sinin karma kullanımlı alanlardan oluşması. Bugün birçok şehir hâlâ bu noktadan oldukça uzak.

Üçüncü hedef ise toplu taşıma odaklı kentleşme yaklaşımıyla ilgili. Buradaki amaç, ulaşım kaynaklı emisyonları azaltmak ve mümkün olan en fazla sayıda insanın sürdürülebilir ulaşım biçimlerini, özellikle de toplu taşımayı kullanmasını sağlamak. Sözünü ettiğim yaklaşımın özü şu: Metro, tramvay ya da herhangi bir toplu taşıma sistemi geliştirdiğinizde, o hattın çevresini de yoğunlaştırmanız gerekiyor. Yani istasyonların etrafında karma kullanımlı yaşam alanları oluşturarak mümkün olduğunca fazla insanın toplu taşımayı kullanması sağlanıyor. Bu modelin ilk örneklerinden biri Brezilya’daki Curitiba kentinde geliştirildi. Ulaşım hatlarının çevresinde karma kullanımlı merkezler oluşturarak etraflarındaki yoğunluk artırıldı. Bugün Curitiba’daki yolculukların %80’i toplu taşıma ve aktif ulaşım yoluyla yapılıyor. Bu da yaklaşımın gerçekten işe yaradığını gösteriyor. Nitekim dünyanın birçok şehrinde benzer sonuçlar görüyoruz. Anlattığım ilk üç hedef ise seragazı emisyonlarını azaltırken yaşam kalitesini artırma ortak amacını taşıyor.

İkinci ayak, yani Accelerator’ın diğer üç hedefi ise daha çok uyum politikalarına odaklı. Buradaki temel mesele, iklim risklerinin arttığı bir dönemde insanları koruyabilecek şehirler yaratmak. İklim dayanıklılığına ilişkin bu hedeflerin ilki -genel çerçevede bakıldığında dördüncü hedef- şehirlerin risk temelli planlama anlayışını hayata geçirmesine odaklı. Yani şehirlerin; sel, heyelan, aşırı sıcaklar ve kentin özelliklerine göre yangın gibi riskleri ayrıntılı biçimde ortaya koyan mekansal risk haritaları oluşturması gerekiyor. Teknik kapasitesi yeterli olmayan şehirlerin bu risk haritalarını hazırlamasına da destek vereceğimizi söylemeliyim. Bu bilgiler sayesinde şehirler risk bölgeleri için tampon alanlar oluşturabiliyor ve risk türüne uygun yapılaşma standartlarını ve koşullarını belirleyebiliyor.

Örneğin, sel riski taşıyan alanlarda bazı durumlarda yapılaşmayı sınırlandırmak gerekiyor. Bazı yerlerde ise inşaata izin veriliyor ama belirli koşullarla. Bu; daha güçlü drenaj sistemleri, belirli kot yükseklikleri ya da farklı yapı standartları olabilir. Temel yaklaşım şu: Riski biliyorsanız, şehri de o riske göre planlıyorsunuz. Kısa süre önce İspanya’nın Valencia kentinde ve Brezilya’nın güneyindeki Rio Grande do Sul’da yaşanan sel felaketleri bunu çok net gösterdi. Yapılan analizler, sorunun yalnızca iklim krizinin etkilerinin ağırlaşması olmadığını ortaya koyuyor. Aynı zamanda uzun yıllardır yüksek risk taşıyan alanlarda yapılaşmaya izin verilmesinin de büyük payı var. Bugün kentsel büyümenin %50’si zaten risk altında olan bölgelerde gerçekleşiyor. Önümüzdeki yıllarda bu bölgeler daha da kırılgan hale gelecek. Küresel Güney’de ise kentsel genişlemenin %90’ı halihazırda risk taşıyan alanlarda yaşanıyor. Bu yüzden ilk yapılması gereken şey, hangi bölgelerin tehlike altında olduğunu doğru biçimde tespit etmek ve planlamayı buna göre yapmak.

Peki, bu risk haritaları 33 şehir için oluşturuldu mu?

Açık konuşalım, hayır. Kapasiteler eşit değil. Bazı şehirlerde bu bilgi var ama çoğunda da yok. Bu nedenle hedeflerden biri de şehirlerin bu verileri toplamasına ve gerekli finansmana erişmesine destek olmak. Böylelikle şehirler ana planlarını ve arazi kullanım politikalarını gözden geçirerek risk temelli bir imar yaklaşımı geliştirebilecek. Dördüncü hedefin odağında bu var.

Beşinci hedef ise doğa temelli çözümlere odaklanıyor. Çünkü iklim risklerine karşı insanları korumada doğanın ve geçirgen toprağın çok önemli olduğunu biliyoruz. Doğa, şehirler için doğal bir serinletici işlevi görüyor; temiz hava sağlıyor, gölge yaratıyor ve yağmur suyunun önemli bir bölümünü emebiliyor. Bu nedenle amaçlardan biri de şehirlerde her yeni gelişim alanında belirli bir miktar yeşil alan ve geçirgen toprağın korunmasını sağlamak. Hedef, her yeni projede alanın en az %20’sinin yeşil alan ya da geçirgen zemin olarak ayrılması. Sözünü ettiğim konu oldukça önemli, çünkü son 20 yılda şehirlerdeki yeşil alan oranı %30 azaldı. Buna karşılık bugün şehirlerde doğayı yeniden kent yaşamına kazandırmaya yönelik güçlü bir eğilim var ve bu son derece olumlu bir gelişme.

Öte yandan birçok şehir bunu ağırlıklı olarak kamusal alanlar üzerinden yapıyor. Bu tabii ki önemli ama şehirlerin ortalama sadece %40’ı kamusal alanlardan oluşuyor, %60’ı ise özel mülkiyet. Bu nedenle kentte gayrimenkul yatırımcılarının ve şirketlerin de bu yeniden yeşillendirme hedefinin bir parçası olması gerekiyor. Bu yüzden de imar kurallarının, gayrimenkul projelerinde belirli oranlarda yeşil alan ayırmasını zorunlu kılacak şekilde düzenlenmesi büyük önem taşıyor.

Son taahhüt ise kapsayıcılık. İklim felaketlerinde en çok zarar görenlerin her zaman en kırılgan kesimler olduğunu biliyoruz. En büyük yıkım genellikle çeperlerdeki plansız yerleşim alanlarında yaşanıyor. Açık konuşalım: Hayatını kaybedenler, yaralananlar, evlerini kaybedenler çoğunlukla buralarda yaşayanlar. Kapsayıcı imar politikalarını teşvik etmemizin nedeni bu. Büyük ölçekli inşaat projelerinde sosyal ya da uygun fiyatlı konut zorunluluğu getirilmeli. Hedefimiz, büyük projelerin en az %20’sinin sosyal ya da ekonomik olarak karşılanabilir konut olması. Sosyal konutların şehrin farklı bölgelerinde geliştirilmesi de gerekiyor. Amaç, karşılanabilir konut imkanlarının kentin geneline yayılması. İnsanların şehrin çeperlerine, riskli bölgelere ya da plansız yerleşim alanlarına itilmemesi kapsayıcılık açısından çok önemli.

Altıncı hedefin odağındaki yaklaşım bu. Bu birçok şehir için uzun soluklu bir dönüşüm süreci. Ancak şehirlerin güçlü bir kararlılığı ortaya koyduğunu da görüyoruz. Genel olarak bakıldığında, bu vizyonun şehirler tarafından büyük ölçüde benimsendiğini söyleyebiliriz.

Sözünü ettiğiniz tüm bu taahhütler ciddi kaynak ve finansman gerektiriyor.   Accelerator programı şehirlere doğrudan finansman ya da kaynak sağlıyor mu?

Konunun iki boyutu var: Bu taahhütlerin hepsi doğrudan kamuya maliyet yaratmıyor. Çünkü kimi imar kuralları maliyeti müteahhit firmaya veya yatırımcıya yüklüyor. Örneğin geniş araziler üzerinde geliştirilen büyük ölçekli gayrimenkul projelerinde, belirli bir bölümün (altıncı taahhütte en az %20 zorunlu) sosyal konuta ayrılması durumunda dahi projelerin yatırımcılar ve müteahhit firmalar açısından finansal olarak sürdürülebilir kalabildiğini görüyoruz.

Piyasa koşullarına göre satılan konutlardan elde edilen gelir, sosyal konut bölümünü sübvanse edebilir. Bazen mesele sadece kamu harcaması değil; özel sektör için kuralları değiştirmek, geliştirmek de gerekiyor. Elbette altyapı, veri toplamak, kapasite geliştirmek gibi bazı şeyler maliyetli ve bu konuda şehirlerin elinde çok güçlü bir araç var: Arazi değer artışı finansmanı. Bir bölge imara açıldığında oluşan değer artışının bir kısmını kamuya geri kazandırarak toplu taşıma, drenaj sistemleri ya da dayanıklı mahalleler gibi kritik altyapı yatırımlarını finanse etmek mümkün. Tabii bu model, şehirde talebin daha yüksek olduğu bölgelerde daha etkili. Dolayısıyla sürecin iyi planlanması ve doğru biçimde yönetilmesi gerekiyor. Benim açımdan bakıldığında ise bir şehrin nasıl gelişmek istediğine dair net bir vizyon ortaya koyması ve güçlü, öngörülebilir kurallar belirlemesi özel sektör açısından da güven verici bir çerçeve oluşturuyor, çünkü yatırımcı neyle karşılaşacağını biliyor. İdeal olan, arazi değer artışından elde edilen kaynağın yeniden altyapıya aktarılması. Böylelikle hem toplu taşıma odaklı gelişim desteklenebiliyor hem de iklim risklerine karşı daha dayanıklı mahalleler oluşturulabiliyor.

Finansal uygulanabilirlik” diye ilginç bir kavram kullandınız. Finansın, uzun vadeli sosyal ve ekolojik refahı dikkate alan yeni bir tanımına ihtiyacımız var.  Sizce sürdürülebilir finans yakın gelecekte ana akımlaşabilir mi?

Bence, Accelerator’ın öne sürdüğü kuralların amacı tam da bu. Özel sektörün sadece para kazanmak için değil, kamusal fayda üretmek için de çalışmasını sağlamak. Örneğin bir proje geliştiriyorsanız %20 yeşil alan bırakmanız gerekiyorsa bu geliştiricinin doğrudan para kazanacağı bir alan değil ama kamusal fayda yaratıyor. Aynı şey sosyal konut için de geçerli. Amaç, gayrimenkul sektörünün kamusal fayda üretmesini sağlamak. Bunun da hem vergilendirme politikalarıyla hem de doğru planlama anlayışıyla mümkün olduğunu düşünüyorum. Önemli olan, özel sektörün de, gayrimenkul sektörünün de ortak kamusal yarara katkı sunacağı bir çerçeve oluşturmak. Ve bence bugün birçok şirket de şehri için daha iyi sonuçlar üreten bir dönüşümün parçası olmaya istekli.

İstanbulun da Accelerator taahhüdünü imzalayan kentler arasında yer aldığını görmek beni çok mutlu etti. Ancak İstanbulda Kanal İstanbul” projesi var. Bu proje merkezi hükümet tarafından yönetiliyor ve C40-BM- Habitat Accelerator kapsamında yer alan taahhütlerin neredeyse tamamıyla çelişiyor. Bir şehir taahhütlerine aykırı hareket ettiğinde Accelerator’ın herhangi bir yaptırım mekanizması var mı?

Öncelikle C40 ve BM-Habitat’ın ortaklaşa geliştirdikleri Accelerator, şehirlerin taahhütlerine dayanıyor. Ve anladığım kadarıyla. Bahsettiğiniz proje ise şehir yönetiminin doğrudan yönettiği bir proje değil.

Bizim rolümüz şehirleri doğru yönde teşvik etmek. İstanbul bu taahhütleri kendi isteğiyle imzaladı ve bunu imzalayarak verdiği mesaj “Accelerator’ın belirlediği yönde ilerlemek istiyoruz.” Elbette bugün birçok şehir hâlâ bu noktada değil, hâlâ yanlış yönde ilerleleyen uygulamalar var. Öte yandan Accelerator’e yalnızca her şeyi doğru yapan şehirler katılsaydı, o zaman gerçek bir ilerleme sağlamak mümkün olmazdı. Önemli olan herkesin bu yönde çaba göstermesi. Bu kusursuz ya da doğrusal bir süreç değil. Yine de belediye başkanlarının sürece dahil olması, şehirlerin kendi iradeleriyle bu hedeflere imza atması ve diğer şehirlerle birlikte ortak bir dönüşüm vizyonuna bağlılık göstermesi bence önemli bir adım. Umarım bu süreç İstanbul’un da bu yönde ilerlemesine katkı sağlar. Ancak sözünü ettiğiniz spesifik projeye ilişkin ayrıntıları bilmiyorum. Yine de kaygıları anlıyorum.

Bir oturumda OECDden Dr. Aziza Akhmouch “Çokca anlaşma, proje ve taahhüt var ama uygulamada çok yetersiz kalıyoruz” sözleriyle sitem etti.

Evet, buna katılmakla birlikte burada biraz farklı bir durum olduğunu düşünüyorum. Accelerator yalnızca süslü bir deklarasyon değil. Çok somut hedefler ve politikalar içeriyor ve bunların imar planlarına entegre edilmesi, uygulamaya geçilmesi de buna dahil. Ayrıca oldukça sıkı bir raporlama sistemi mevcut.

C40 üyelik aidatı ödeyip hiçbir şey yapmadan kalabileceğiniz bir organizasyon değil. Şehirler raporlama yapmaz ve taahhütlerini uygulamaya koymazsa yerlerini başka şehirlere bırakmaları istenebilir. Kurallar çok net ve Accelerator’ı imzalayanlar önümüzdeki 5-10 yıl içinde neleri başarmaları gerektiğini baştan biliyor. Bunlar muğlak ya da genel ifadeler değil; oldukça somut ve ölçülebilir hedefler. Dolayısıyla taahhütlerin yerine getirilip getirilmediğini çok net olarak göreceğiz.

Sibel Bülay

Akıllı Şehirler Danışmanı | Yaşanabilir Kentler