#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
İklim

Gezegenin Çağrısına Kulak Vermek: İklim Eylemine Dair Her Şey

Antalya’nın ev sahipliği yapacağı COP31, yalnızca Türkiye açısından değil, Akdeniz Bölgesi için de önemli bir dönüm noktası olabilir. COP zirveleri çoğu zaman eleştiriliyor. Kararların yavaş alınması, bağlayıcılığın sınırlı olması ve verilen sözlerin yeterince yerine getirilmemesi en sık dile getirilen eleştiriler arasında. Ancak buna rağmen bugün dünyada iklim diplomasisinin en önemli platformu olmayı sürdürüyor.

Aynur KOLBAY HÜLYA, MarjinalSosyal Direktörü

İklim krizi uzun yıllar boyunca “geleceğin sorunu” olarak konuşuldu. Oysa bugün dünyanın neresine bakarsak bakalım, bu krizin artık gelecekle değil, doğrudan bugünün yaşam koşullarıyla ilgili olduğunu görüyoruz. Rekor sıcaklıklar, kuraklık, seller, orman yangınları, gıda krizleri ve zorunlu göçler… Tüm bunlar iklim değişikliğinin artık bilimsel raporlardan çıkıp günlük hayatın bir parçası haline geldiğini gösteriyor.

Üstelik mesele yalnızca çevreyi korumak değil. İklim krizi; ekonomi, sağlık, tarım, enerji, sosyal adalet ve güvenlik gibi hayatın her alanını etkileyen çok katmanlı bir kriz. Bu nedenle “iklim eylemi” de yalnızca karbon salımını azaltmaktan ibaret değil; daha dirençli şehirler kurmayı, doğayı korumayı, üretim biçimlerini dönüştürmeyi ve toplumun en kırılgan kesimlerini güçlendirmeyi de kapsıyor.

Tam da bu nedenle Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın 13. Maddesi olan “İklim Eylemi”, diğer tüm hedeflerin gerçekleşebilmesi için temel bir ön koşul haline geliyor.

Dünyanın ve Türkiye’nin Karşı Karşıya Olduğu En Büyük İklim Sorunları
  1. Seragazı Emisyonları ve Isınan Gezegen

1,5 derece — Paris Anlaşması’nın belirlediği bu eşik, artık bir hedef değil, neredeyse geçmişte kalmış bir dilek gibi görünüyor maalesef. Küresel ortalama sıcaklık endüstriyel öncesi döneme göre yaklaşık 1,2-1,3 derece arttı ve bu artış hız kesmeden sürüyor. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan seragazı emisyonları hâlâ rekor seviyelerde seyrediyor.

Üstelik sorun sadece teknik değil, aynı zamanda derin bir adalet meselesi. Oxfam’ın 2026 yılı araştırması, dünyanın en zengin %1’inin 1,5 derece hedefiyle uyumlu yıllık karbon bütçesini yılın ilk günlerinde tükettiğini ortaya koyuyor. Dünya Eşitsizlik Raporu‘na göre ise bu en zengin %1, küresel seragazı emisyonlarının %41’inden sorumlu; buna karşın en yoksul %50’nin payı yalnızca %3 düzeyinde. Bu adaletsizlik, iklim krizini fiziksel bir olgu olmaktan çıkarıp toplumsal bir kriz haline getiriyor.

  1. Kuraklık ve Su Güvencesi

Türkiye için kuraklık artık dönemsel bir sorun olmaktan çıkarak kalıcı bir iklim gerçeğine döndü ne yazık ki. Havzalardaki su seviyeleri her geçen gün daha da düşüyor, tarımsal üretim sekteye uğruyor ve bu durum gıda güvencesini de doğrudan tehdit ediyor. 2025’te iklim krizinin tetiklediği aşırı hava olayları ve kuraklık, Türkiye’nin tarım sektörünü %12,7 küçülttü. Bunun yanı sıra kuraklık, hidroelektrik üretimini de sekteye uğratıyor ve ülkeyi ithal doğalgaza bağımlı kılıyor -bu da her yıl ortalama 1,8 milyar dolar ek ithalat faturası anlamına geliyor.

  1. Aşırı Hava Olayları ve Sağlık Krizi

Aşırı sıcaklar, seller, yangınlar… Bunlar artık “olağan dışı” olaylar değil. Her geçen yıl frekansı ve şiddeti artan bu felaketler, yalnızca ölümlere yol açmıyor; altyapıyı çökertiyor, insanları yerinden ediyor, psikolojik travmalara neden oluyor. İklim krizi, aynı zamanda bir sağlık krizi haline de geliyor. Ve bu krizin en ağır yükünü; iklim değişikliğine en az katkıda bulunan yoksul topluluklar, yaşlılar ve çocuklar taşıyor.

  1. Biyoçeşitlilik Kaybı ve Ekosistem Çöküşü

Yaşamı ayakta tutan ekosistemler de hızla zayıflıyor. Ormansızlaşma, kirlilik ve habitatların yok edilmesiyle birlikte biyoçeşitlilik dramatik bir şekilde azalıyor. Bu kayıp yalnızca doğayı değil; toprağı, su varlıklarını, gıda üretimini ve iklim direncimizi de doğrudan etkiliyor. Ekosistemlerin sağlıklı kalması, iklim krizine karşı en güçlü tamponlardan biri. Bu gerçeği göz ardı etmek büyük bir yanılgı olur.

  1. Fosil Yakıt Bağımlılığı: Küresel ve Yerel Çelişki

Türkiye’nin enerji tablosuna bakıldığında umut verici gelişmeler de göze çarpmıyor değil: 2025’te rüzgar enerjisinde 1,9 GW’lık kurulumla tüm zamanların rekoru kırıldı, güneşten elektrik üretimi son iki yılda, iki katına çıktı ve bu iki kaynağın toplam payı ilk kez %22’ye ulaştı. Ama aynı tabloda elektrik üretiminde en büyük payın hâlâ %34 ile kömürde olduğunu da görüyoruz. Kömürden çıkış için belirlenmiş bir takvim hâlâ yok, fosil yakıt teşvikleri sürüyor, Akbelen gibi ormanlar termik santrallara yakıt sağlamak uğruna baskı altında kalıyor vb.  Bu çelişki, Türkiye’nin iklim sınavında geçer not almasını engelleyen en temel faktör olabilir.

  1. İklim Adaleti ve Göç

İklim felaketleri, yukarıda da belirttiğim gibi sorumluluğu en az olanları en çok etkiliyor. Günümüz dünyasında insanları evlerinden eden nedenler arasında savaşlarla birlikte iklim felaketleri de büyük yer tutuyor. Bu gerçek, iklim eyleminin yalnızca çevre meselesi olmadığını, aynı zamanda bir insan hakları ve göç meselesi olduğunu da gösteriyor.

Tüm bu başlıklar bize iklim krizinin yalnızca bilimsel verilerle açıklanabilecek bir çevre sorunu olmadığını; ekonomik kalkınmadan enerji politikalarına, tarımdan sağlığa kadar uzanan çok boyutlu bir yönetişim meselesi olduğunu gösteriyor. Bu nedenle çözüm de yalnızca bireysel çabalarla değil; özellikle küresel emisyonların büyük bölümünden sorumlu ülkelerin kararlı politikalar üretmesi, ortak hedefler belirlemesi ve bu hedefleri somut uygulamalarla hayata geçirmesiyle mümkün olabilir. İşte Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP) tam da bu nedenle kritik bir rol üstleniyor. Devletlerin ortak kararlar aldığı, iklim finansmanını, emisyon azaltımını ve küresel işbirliğini müzakere ettiği bu platformun 2026 yılında Türkiye’de düzenlenecek olması, yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda iklim eylemi açısından da önemli bir sorumluluk anlamına geliyor.

COP31: Türkiye için Tarihi Bir Fırsat mı?

2026 yılında Antalya’nın ev sahipliği yapacağı COP31, yalnızca Türkiye açısından değil, Akdeniz Bölgesi için de önemli bir dönüm noktası olabilir. COP zirveleri çoğu zaman eleştiriliyor. Kararların yavaş alınması, bağlayıcılığın sınırlı olması ve verilen sözlerin yeterince yerine getirilmemesi en sık dile getirilen eleştiriler arasında. Ancak buna rağmen bugün dünyada iklim diplomasisinin en önemli platformu olmayı sürdürüyor. Çünkü devletler, şehirler, özel sektör, yatırımcılar, akademi ve sivil toplum aynı masada buluşabiliyor.

Bu zirvede emisyon azaltım hedeflerinin güçlendirilmesi, iklim finansmanının artırılması, uyum politikalarının hızlandırılması, sağlık ve iklim ilişkisinin daha güçlü ele alınması, doğa ve biyoçeşitliliğin iklim politikalarına daha fazla entegre edilmesi gibi başlıkların öne çıkması bekleniyor. Türkiye açısından ise COP31, ulusal iklim politikalarını dünyaya anlatmak kadar, yatırım çekmek ve bölgesel işbirliklerini geliştirmek için de önemli bir fırsat sunuyor.

Antalya’nın seçilmiş olması ise sembolik açıdan oldukça anlamlı. Akdeniz Havzası iklim değişikliğinden en hızlı etkilenen bölgeler arasında bulunuyor. Kuraklık, sıcak hava dalgaları, orman yangınları ve kıyı erozyonu Antalya’nın da doğrudan karşı karşıya olduğu büyük riskler. Dolayısıyla zirvenin iklim krizinin etkilerinin hissedildiği bir bölgede yapılması, iklim krizini soyut bir tartışma olmaktan çıkarıp somut gerçeklerle ilişkilendirebilir.

Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var: On binlerce katılımcının geleceği böylesine büyük bir organizasyon; ulaşım kaynaklı karbon emisyonları, enerji tüketimi, atık yönetimi, su kullanımı ve doğal alanlar üzerindeki baskı gibi çevresel etkiler de yaratacak. Bu nedenle COP31’in yalnızca içerik olarak değil, organizasyon biçimi açısından da sürdürülebilirlik konusunda örnek olması bekleniyor. Bu da Türkiye için büyük bir sınav demek. Tek kullanımlık plastiklerin azaltılması, düşük karbonlu ulaşım seçenekleri, atık yönetimi, yenilenebilir enerji kullanımı ve doğa dostu organizasyon standartları zirvenin kendi güvenilirliği açısından da belirleyici olacak.

Bununla birlikte COP31 ile eş zamanlı olarak, 15-18 Kasım tarihleri arasında Antalya’da Halkların Zirvesi de düzenlenecek. Bu platform; iklim krizinden doğrudan etkilenen toplulukların, aktivistlerin ve sivil toplumun resmi müzakerelerin dışındaki sesini duyurmasına zemin hazırlıyor.

Yanı sıra farklı toplumsal kesimleri ve iklim hareketlerini bir araya getirecek böylesi geniş katılımlı organizasyonların zaman zaman protestolara, yoğun kamuoyu tartışmalarına ve güvenlik açısından hassas süreçlere de sahne olabileceği göz önünde bulundurulmalı. Bu nedenle resmi COP31 süreci ile Halkların Zirvesi arasındaki ilişkinin şeffaf, kapsayıcı ve iyi yönetilmesi, farklı seslerin yapıcı bir diyalog zemini oluşturabilmesi açısından önem taşıyor.

İklim Eyleminde En Büyük Güç: İşbirliği

İklim krizi tek bir kurumun çözebileceği bir sorun değil elbette. Yukarıda da değindiğim gibi, bu mücadelenin en önemli aktörleri başta ulusal hükümetler olmak üzere kamu kurumları ve yerel yönetimler. Güçlü iklim politikalarının oluşturulması, uygulanması ve uluslararası taahhütlerin hayata geçirilmesinde devletlerin belirleyici bir sorumluluğu bulunuyor. Bunun yanında yerel yönetimlerin şehirleri dönüştürmesi, akademinin bilimsel bilgi üretmesi kadar; özel sektörün yatırımlarını ve üretim süreçlerini dönüştürmesi, sivil toplumun ise farkındalık yaratması ve politika süreçlerini desteklemesi de iklim eyleminin başarısı açısından vazgeçilmez bir rol üstleniyor.

Bu noktada özel sektör artık yalnızca karbon ayakizini azaltan şirketler olmakla yetinemez. Tedarik zincirlerinden yatırım kararlarına, ürün tasarımından finansmana kadar her alanda iklim risklerini dikkate alan dönüşümler gerçekleştirmek zorunda. Çünkü iklim krizi aynı zamanda ekonomik bir risk yönetimi meselesi.

Sivil toplum kuruluşları ise bu dönüşümün hızlanmasını sağlayan en önemli itici güçlerden biri. Politika yapıcıları harekete geçirmek, toplumsal farkındalık oluşturmak, yerel çözümleri görünür kılmak ve farklı aktörler arasında köprü kurmak konusunda kritik bir rol üstleniyor.

MarjinalSosyal gibi sosyal etki ve sürdürülebilirlik odaklı iletişim alanında çalışan kurumların önemi de tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü iklim eylemi yalnızca doğru politikaları geliştirmekle değil, bu politikaların toplum tarafından benimsenmesini sağlayacak güçlü hikayeler kurmakla mümkün. Veriyi anlaşılır kılan, iyi uygulamaları görünür hale getiren ve farklı paydaşları ortak bir amaç etrafında buluşturan iletişim çalışmaları, iklim mücadelesinin sessiz ama en etkili araçlarından biri haline geliyor.

İklim krizi artık geleceğin değil, bugünün meselesi. Bundan sonra belirleyici olacak olan ise felaketlerin büyüklüğü değil; bu felaketlere karşı ne kadar hızlı ne kadar birlikte ve ne kadar kararlı hareket edebildiğimiz olacak.

Marjinal Sosyal

Kolektif Amaç Sorumluluk Projelerinin Geliştirilmesi ve Uygulanması | Marjinal Sosyal