#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Diplomatik

Diplomatik Satranç Yakıcı Gerçekliğe Karşı: Antalya’da İklim Diplomasisi Sınavı

Antalya’nın ev sahibi olarak seçilmesi, yalnızca devasa kongre merkezleri, turistik kapasitesi veya lojistik avantajlarla açıklanabilecek bir karar değil elbette. Şehir, resmi belgelerde ve tanıtımlarda “Mavinin ve Yeşilin Buluşma Noktası” olarak tanımlanıyor. Ancak bu turistik ve estetik tanımın ardında çok daha yakıcı, can acıtıcı bir gerçeklik yatıyor. Akdeniz Havzası, iklim krizinden dünyadaki diğer birçok bölgeye kıyasla çok daha hızlı ve şiddetli etkilenen bir sıcak nokta (hotspot) konumunda.

Arzu Deniz AKSOY, Sosyal Etki Girişimcisi, Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, [email protected]

Gelecek kasım ayında iklim diplomasisinin kalbi Antalya’da atacak. COP31’in Türkiye’nin “diyalog ve diplomasi geleneği” üzerine kurulacağı söyleniyor. Bu ifade yalnızca ülkemize yönelik törensel bir iltifat değil tabii; Türkiye’nin uluslararası sistemde uzun süredir kendine biçtiği rolle de ilişkili bir durum bu. Ankara, özellikle Soğuk Savaş sonrasında, farklı siyasal kamplarla aynı anda konuşabilen, çatışan aktörleri aynı masaya getirebilen ve arabuluculuk faaliyetleriyle öne çıkan bir orta güç olarak hareket etmeye özen gösteriyor. Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki arabuluculuk girişimlerinden Karadeniz Tahıl Girişimi’ne uzanan deneyim, bu iddianın bütünüyle temelsiz olmadığını gösteriyor. Yine de COP31, bir diplomatik özgeçmiş sergisi olmayacak. Pek çoğunuzun takdir edeceği gibi, iklim müzakerelerinde diyalog, ancak tarihsel sorumluluk, finansman ve dönüşümün maliyeti gibi başlıklardaki gerçek anlaşmazlıklara dokunabildiği ölçüde değer taşıyor. Resmi anlatı oldukça iddialı: “Diyalog, Uzlaşı, Aksiyon.” Bu üç kelime, yıllardır birbirine benzeyen zirve bildirilerinin arasında ferahlatıcı bir sadelik taşıyor. Çünkü bugün iklim alanındaki temel sorun, neyin yapılması gerektiğini bilmemek değil neticede; bilinenin neden hâlâ hayata geçirilemediği! Dolayısıyla, Türkiye açısından Antalya’daki sınav tam da burada başlıyor: Farklı taraflarla konuşabilme becerisi, gerçekten de farklı çıkarlar arasında adil ve uygulanabilir birtakım sonuçlar üretebilecek mi? Hep beraber izleyip göreceğiz. Fakat, gelin önce biraz satır aralarına bakalım.

Sözün Bittiği, Uygulamanın Başladığı Yer Olma Umudu

Antalya’nın ev sahibi olarak seçilmesi, yalnızca devasa kongre merkezleri, turistik kapasitesi veya lojistik avantajlarla açıklanabilecek bir karar değil elbette. Şehir, resmi belgelerde ve tanıtımlarda “Mavinin ve Yeşilin Buluşma Noktası” olarak tanımlanıyor. Ancak bu turistik ve estetik tanımın ardında çok daha yakıcı, can acıtıcı bir gerçeklik yatıyor. Akdeniz Havzası, iklim krizinden dünyadaki diğer birçok bölgeye kıyasla çok daha hızlı ve şiddetli etkilenen bir sıcak nokta (hotspot) konumunda. Son yıllarda Antalya ve çevresinde ardı ardına yaşadığımız mega orman yangınları, giderek artan ve mevsim normallerini ezip geçen sıcaklık dalgaları, deniz ekosistemindeki geri dönülemez bozulmalar, iklim krizinin soyut bir gelecek senaryosu olmadığını yüzümüze vuruyor. Size şöyle söyleyeyim, ben bu metni kaleme alırken Antalya’da hava sıcaklığı 42 santigrat derece ve Kaş’ta çıkan orman yangını neredeyse 24 saat olmasına karşın söndürülememiş durumda… Dolayısıyla, karar alıcıların bir araya gelecekleri bu önemli toplantıyı kasım ayında değil de yaz mevsiminin ortasında yapmak, klimalı konferans salonlarından çıkıp krizin yakıcı gerçeğiyle yüzleşmek adına çok daha sarsıcı, interaktif bir deneyim sunabilirdi. Krizin yalnızca kağıt üzerindeki hedeflerden ibaret olmadığını herkesi bizzat “terleterek” ispatlayabilirdik böylece. Ancak diplomasi takvimi sonbaharın nispeten ılıman günlerini tercih ettiğinden, bu aciliyeti delegasyonlara hissettirme görevi büyük ölçüde zirvenin sembollerine ve mekansal kurgusuna düşüyor.

Bu bağlamda, zirvenin maskotu olarak seçilen sevimli deniz kaplumbağası “Caretta” sadece akılda kalıcı, sempatik bir yüz olmakla kalmıyor; aynı zamanda deniz ekosistemlerinin korunmasına ve biyoçeşitliliğin ne denli kırılgan olduğuna da dikkat çekiyor. Resmi müzakerelerin yürütüleceği, diplomatların ter dökeceği “Mavi Bölge” (Blue Zone) ile sivil toplumun, özel sektörün, gençlerin ve teknoloji girişimlerinin yenilikçi çözümlerini sergileyeceği “Yeşil Bölge” (Green Zone), Antalya’nın bu ikiliğinde hem fiziksel hem de metaforik olarak vücut bulacak. Doğanın kırılganlığı ile diplomatik satranç tahtası arasındaki bu keskin mekansal zıtlık, umalım ki karar alıcıların krizin gerçekliğine daha sıkı tutunmasını sağlasın.

Vaatlerden “İklim Uygulama Köprüsüne:” Çözülemeyen Düğümleri Çözmek

Nitekim, COP31’in “Vizyon” ve “Eylem Planı” (Action Agenda) belgelerine baktığımızda, sahadaki bu yakıcı gerçekliğe tutunma çabasının izlerini şimdiden görmek mümkün. Türkiye’nin dönem başkanlığı, zirve için 10 temel eylem alanı belirlemiş durumda. Sıfır Atık, Okyanuslar ve Denizler, Gıda Güvenliği, İklime Dirençli Şehirler, Temiz Enerji Dönüşümü ve Yeşil Sanayileşme gibi başlıklar masada. Elbette ekoIQ okurları için bu başlıkların hiçbiri yeni değil! Ancak COP31’in asıl vurucu olmayı hedeflediği yer, belirlenen bu başlıkların kendinden ziyade “İklim Uygulama Köprüsü” (Climate Implementation Bridge-CIB) adını verdikleri düşünceyi somut eyleme dönüştürme potansiyeli taşıyan o yapısal yaklaşım. Verilen onca iklim taahhüdünün nasıl finanse edileceği, bu finansmanın yerel projelere nasıl aktarılacağı ve vaatlerin pratiğe nasıl dönüşeceği gibi hayati detaylar, işte bu köprünün ayaklarını oluşturuyor. İklim krizinde “Ne yapmalıyız?” sorusunu geride bırakalı çok oldu: Artık “Nasıl yapacağız ve trilyonlarca dolarlık faturayı kim ödeyecek?” aşamasındayız. Hepimizin bildiği gibi, Küresel Güney ile Küresel Kuzey arasındaki uçurum, iklim adaleti ekseninde her geçen gün daha da derinleşiyor. Gelişmiş ülkelerin ağır tarihsel emisyon sorumlulukları ile gelişmekte olan ülkelerin büyüme iştahları ve teknolojik kısıtları, iklim diplomasisinin çözülemeyen geleneksel kördüğümü. İşte Türkiye’nin yükselen bir “orta güç” olarak durmaksızın övündüğü arabuluculuk yeteneği, asıl bu kördüğümü çözmeye çalışırken sınanacak. Zirve öncesinde uluslararası sivil toplum ve finans aktörleriyle kurulan stratejik ortaklıklar (örneğin Bloomberg Philanthropies ile duyurulan işbirliği), finans dünyasını ve özel sektörü sürece daha erken dahil etme çabası olarak okunabilir. Fakat mesele sadece fon bulmak değil; o fonu kimseyi geride bırakmayan, adil bir dönüşüm için seferber edebilmek asıl mesele! Bu noktada Eylem Planı’nda yer alan en dikkat çekici şey ise şu; “Rio Sinerjisi” (Rio Synergy) kavramı! İklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı ve çölleşme gibi iç içe geçmiş üç devasa krizi, Polycrisis ruhuna yaraşır şekilde birbirinden bağımsız komitelerle çözemeyeceğimizi nihayet kurumsal düzeyde kabul ediyoruz.

Sadece Emisyon Değil, Varoluş Mücadelesi

Bütün bu teknik, politik ve finansal tartışmaların arasında kaybolmamak için, bence meselenin insani ve toplumsal boyutunu hatırlatan vurgulara da ihtiyaç duyuyoruz. COP31 vizyonunda “Dinamik ve Dirençli Sağlık Sistemleri” ile “Gençlik ve Eğitim” başlıklarının özel olarak öne çıkarılması bu açıdan son derece umut verici bir gelişme kanımca. İklim krizini artık yalnızca eriyen buzullar veya azalan karbon kotaları üzerinden değil; soluduğumuz hava, soframıza gelen gıda ve yeni nesillerin omuzlarına yüklenen ekolojik anksiyete üzerinden okuyoruz. Gençlerin yalnızca iklim krizinin pasif mirasçıları olarak değil de aynı zamanda iklim çözümlerinin aktif mimarları olarak sürece dahil edilmeye çalışılması bence oldukça önemli! Ayrıca, meseleye sadece bir emisyon muhasebesi olarak değil de üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı kökten sorgulamamızı gerektiren ahlaki bir sorumluluk çerçevesinden yaklaşılması da dönüşümün kültürel ayağını sağlamlaştırmak adına son derece değerli bir adım olarak öne çıkıyor. Neticede, Kasım 2026’da Antalya’da kurulacak masanın etrafında dünyanın tüm çelişkileri, umutları ve hayal kırıklıkları bir araya gelecek. Kritik bir eşikte duruyoruz ve umarım bizleri temsil eden karar vericiler biliyorlardır ki zirvenin sloganı olan “Diyalog, Uzlaşı, Aksiyon” üçlemesinin hakkını vermek, diplomatik bir gövde gösterisinden çok daha fazlasını, küresel bir varoluş mücadelesini ifade ediyor.

Türkiye’nin diplomasideki geleneksel “köprü kurucu” rolü, bu kez ülkeler arası siyasi gerilimleri yatıştırmanın yanı sıra bugünün ekonomik çıkarları ile yarının ekolojik zorunlulukları arasında da o hayati köprüyü inşa etmek zorunda! Umalım ki Göbeklitepe’den Net Sıfır ufkuna uzandığı iddia edilen bu yolculuk, şatafatlı bir vizyon belgesi olmanın ötesine geçip, gezegenin nefes almasını sağlayacak eylemlerle dolu gerçek bir dönüm noktası olsun. Aksi takdirde, Caretta’nın temsil ettiği o derin sular, sadece diplomasi koridorlarının gürültüsünü yutmakla kalmayacak, yükselen deniz seviyesi, dört bir yanımızı saran ateşten duvarlar, hepimize, en çok da evlatlarımıza ait olan geleceği yutacak!

Arzu Deniz Aksoy

Sosyal Etki Girişimcisi, Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi | Sürdürülebilir İşler