Moda bize yalnızca ne giyeceğimizi söylemiyor. Ne zaman yenilememiz, ne zaman değiştirmemiz, ne zaman “artık eski” saymamız gerektiğini de fısıldıyor. Bir renk sezonun rengi oluyor, bir kesim demode ilan ediliyor, bir ayakkabı modeli bir anda her yerde karşımıza çıkıyor. Biz de çoğu zaman ihtiyacımız olduğu için değil, geride kalmamak için satın alıyoruz. Ve moda geçiyor. Ama satın aldığımız ürünün hikayesi orada bitmiyor.
Prof. Dr. Ahu ERGEN, Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve İşletmecilik Bölüm Başkanı, [email protected]
Tek bir pamuklu tişörtün üretimi için 2.700 litre su harcanıyor ve bu miktar, bir insanın yaklaşık 2,5 yıllık içme suyu ihtiyacına denk geliyor. Üretiminden mağazaya ulaşmasına, kullanılan sudan enerjiye, boyalardan kimyasallara, taşımacılıktan ambalaja kadar her giysinin görünmeyen bir maliyeti var. Dolabımıza giren bir tişört, yalnızca bir tişört değil; arkasında kaynak, emek ve karbon ayakizi taşıyan bir ürün. Üstelik kullanım süresi kısaldıkça bu maliyet daha da anlamlı hale geliyor.
Bir kıyafeti birkaç kez giyip dolabın arkasına kaldırdığımızda ya da trend değiştiği için gözden çıkardığımızda, aslında yalnızca bir ürünü elden çıkarmıyoruz. Onun üretimi için harcanmış kaynakların da karşılığını alamamış oluyoruz.
Moda bize yalnızca ne giyeceğimizi söylemiyor. Ne zaman yenilememiz, ne zaman değiştirmemiz, ne zaman “artık eski” saymamız gerektiğini de fısıldıyor. Bir renk sezonun rengi oluyor, bir kesim demode ilan ediliyor, bir ayakkabı modeli bir anda her yerde karşımıza çıkıyor. Biz de çoğu zaman ihtiyacımız olduğu için değil, geride kalmamak için satın alıyoruz.
Ve moda geçiyor. Ama satın aldığımız ürünün hikayesi orada bitmiyor.
Bilimsel veriler de bu döngünün çevresel yükünün küçümsenemeyecek boyutta olduğunu gösteriyor. Tekstil sektörünün su kullanımı, seragazı emisyonları, kimyasal kirlilik ve atık oluşumu üzerindeki etkileri; hızlı üretim ve kısa kullanım süreleriyle birleştiğinde daha da büyüyor. Araştırmalar bu nedenle yalnızca üretim teknolojilerinin iyileştirilmesinin değil, giysilerin daha uzun süre kullanılması, yeniden kullanılması ve toplam tüketimin azaltılmasının da çevresel etkilerin düşürülmesinde önemli olduğunu ortaya koyuyor.
Başka bir deyişle mesele yalnızca neyin üretildiği değil, ne kadar üretildiği ve ne kadar süre kullanıldığı. Bir kıyafetin ömrünü uzatmak, onu onarmak, yeniden giymek, ikinci el değerlendirmek ya da gerçekten ihtiyaç yoksa yenisini almamak küçük bireysel tercihler gibi görünebilir. Ancak hızlı modanın temelinde yüksek hacimli üretim ve kısa kullanım döngüsü bulunduğu düşünüldüğünde, bu tercihler sistemin en kritik noktasına dokunuyor yani kullanım süresine.
Moda geçiyor. Fakat bir tişörtü üretmek için kullanılan su, harcanan enerji, ortaya çıkan emisyonlar ve oluşan atıklar onunla birlikte ortadan kaybolmuyor. Bilimin işaret ettiği sonuç oldukça açık: Bir giysinin çevresel maliyetini azaltmanın en etkili yollarından biri, ondan mümkün olduğunca uzun süre yararlanmak. Belki de bu yüzden sürdürülebilir modanın en önemli sorusu “Bir sonraki sefer ne alacağım?” değil, “Elimdekini daha ne kadar kullanabilirim?” olmalı.
Ancak bu sorunun cevabı yalnızca tüketicinin omuzlarında değil. Moda endüstrisi, sahip olduğu tasarım gücü, üretim bilgisi, teknoloji ve yaratıcılık sayesinde dönüşümün de en önemli aktörlerinden biri olabilir. Daha dayanıklı ürünler tasarlamak, kaliteli malzemelere yönelmek, su ve enerji kullanımını azaltan üretim yöntemlerini yaygınlaştırmak, zararlı kimyasalları sınırlandırmak ve tedarik zincirlerini daha şeffaf hale getirmek bu dönüşümün başlangıç noktaları.
Belki de en önemli değişim, bir giysinin değerini yalnızca satıldığı ana kadar değil, tüm yaşamı boyunca düşünmekten geçiyor. Markalar onarım hizmetleri sunabilir, ikinci el ve yeniden satış sistemleri kurabilir, geri alma programlarını yaygınlaştırabilir ve geridönüşüme uygun ürünler tasarlayabilir. Koleksiyonların hızını ve üretim hacmini yeniden değerlendirebilir; tüketiciyi sürekli yenisini almaya teşvik etmek yerine satın aldığı ürünü daha uzun süre kullanmaya davet edebilir. Çünkü moda endüstrisinin gücü yalnızca yeni trendler yaratabilmesinden gelmiyor. Aynı güç, yeni alışkanlıklar yaratmak için de kullanılabilir.
Bir zamanlar bize her sezon yenilemeyi öğreten moda, şimdi iyi tasarlanmış bir ürünün yıllarca kullanılmasının da değerli olduğunu anlatabilir. Onarmayı, yeniden kullanmayı ve paylaşmayı geçmişe dönüş olarak değil, çağdaş tasarım kültürünün bir parçası haline getirebilir.
Böyle bir dönüşüm modanın yaratıcılığından vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, sektör için çok daha büyük bir yaratıcılık alanı açar: Daha az kaynakla daha iyi ürünler tasarlamak, ürünlerin ömrünü uzatmak ve ekonomik değeri mümkün olduğunca sistemin içinde tutmak.
Tüketicinin görevi daha bilinçli seçimler yapmaksa sektörün görevi de bu seçimleri mümkün, erişilebilir ve çekici hale getirmek.
Değişim, modanın doğasında var. Belki de şimdi değişmesi gereken, modanın kendi değil; onun değer yaratma biçimi. Ve moda endüstrisi bunu başarabilecek yaratıcılığa, bilgiye ve etki gücüne sahip.







