Günümüzde sürdürülebilirlik dönüşümünün çevresel ve sosyal sorumluluğun yanı sıra ekonomik dayanıklılık, rekabet gücü, finansmana erişim ve uzun vadeli değer yaratımıyla şekillenmeye başladığını belirten Sustainable Brands Türkiye Ülke Başkanı ve Sürdürülebilirlik Akademisi Yönetim Kurulu Üyesi Semra Sevinç, yeni dönemin en önemli dinamiğinin “güven” olduğunu söyledi. Sevinç, “Geleceğin güçlü markaları, sürdürülebilirliği bir iletişim konusu değil, iş yapma biçimi haline getirenler olacak” dedi.
Elif YAŞAR ÖZYÜREK
Sürdürülebilirlik anlayışı hem şirketler hem de tüketici tarafında hangi dinamiklerle, nasıl şekilleniyor?
Sürdürülebilirlik dönüşümü günümüzde içinde bulunduğumuz riskleri de dikkate alırsak yalnızca çevresel ve sosyal sorumlulukla değil; ekonomik dayanıklılık, rekabet gücü, finansmana erişim ve uzun vadeli değer yaratımıyla şekillenmeye başladı. Bu çok hızlı bir anlayış değişimi olmasa da bu yönün hızı artmaya başladı. Şirketler tarafında iklim krizi, tedarik zinciri riskleri, regülasyonlar, yatırımcı beklentileri ve sürdürülebilirlik performansının finansman koşullarına etkisi zorunlu bir şekilde konuyu iş modelinin merkezine taşıyor, diyebiliriz.
Tüketici tarafında ise tüketiciler markalardan söylem değil; somut, tutarlı ve güvenilir adımlar bekliyorlar. Ancak fiyat, kalite ve erişilebilirlik hâlâ önemli belirleyici. Bu nedenle sürdürülebilir ürün ve hizmet seçeneğini ulaşılabilir ve kolay tercih edilir hale getirmek şirketlerin sorumluluğunda. Yeni dönemin en önemli dinamiği ise güven: Geleceğin güçlü markaları, sürdürülebilirliği bir iletişim konusu değil, iş yapma biçimi haline getirenler olacak.
Sustainable Brands Türkiye’nin bu yılki temasının da işaret ettiği gibi, iklim krizi, jeopolitik gerilimler, azalan kaynaklar ve ekonomik şokların çoklu etki yarattığı günümüzde iş dünyasının “gelecek nesillerin haklarını da gözeterek” izleyeceği yol haritasında neler olmalı?
Kesişen riskler çağında iş dünyasının yol haritası, sürdürülebilirliği ayrı bir gündem olmaktan çıkarıp şirket stratejisinin merkezine yerleştirmekle başlamalı. İklim risklerini, jeopolitik gelişmeleri, kaynak kısıtlarını ve toplumsal etkileri birlikte değerlendiren; kısa vadeli kazançlarla uzun vadeli değer yaratımı arasında denge kuran bir yaklaşım gerekiyor bugün.
Şirketler düşük karbonlu ve döngüsel iş modellerine geçmeli, değer zincirlerini daha dayanıklı ve şeffaf hale getirmeli, doğa ve insan üzerindeki etkilerini ölçerek somut hedefler belirlemeli. Bugünün riskler döneminde şirketler, dayanıklı ve rekabetçi olabilmek için teknoloji ve inovasyonu yalnızca verimlilik amacıyla değil, dönüşümü hızlandırmak amacıyla da kullanmalı. En önemlisi de gelecek nesillerin haklarını bugünün kararlarına dahil eden, iş birliğine ve hesap verebilirliğe dayalı bir yönetim anlayışı geliştirmeli. Şirketlerin yol haritasını da bu şekilde belirleyebiliriz.
Türkiye’deki şirketler, iklim hedefleri doğrultusunda hayata geçen yeni uygulamalara ve yasal mevzuatlara hazır mı?
Türkiye’de şirketlerin hazırlık düzeylerinin oldukça farklı olduğunu görüyorum. Büyük ölçekli, ihracat yapan ve uluslararası değer zincirlerine entegre şirketler; iklim hedefleri, emisyonların ölçülmesi, raporlama ve sınırda karbon düzenlemeleri konusunda önemli mesafe aldı. Ancak KOBİ’lerde bilgi, finansman, insan kaynağı ve teknik kapasite eksikliği devam ediyor. Üstelik artık yalnızca mevzuata uyum sağlamak da yeterli değil. Şirketlerin karbon yönetimini yatırım, üretim, tedarik ve finansman kararlarının bir parçası haline getirmesi gerekiyor. Türkiye’de farkındalık yükseliyor; ancak hazırlığın uygulamaya, ölçülebilir hedeflere ve tüm değer zincirine yayılması için hâlâ hızlanmaya ihtiyaç var.
Bir şirketin çevre dostu ürün sunması “sorumlu üretim” için yeterli midir? Tedarik ve değer zincirinde yeşil bir ekosistem kurmak için hangi adımlar atılmalı?
Çevre dostu bir ürün sunmak önemli ve gerekli, çünkü yeni tüketicinin markalardan isteği de bu. Ancak “sorumlu üretim” için tek başına yeterli değil. Ürünün ham maddesinden tasarımına, üretiminden lojistiğine, kullanımından yaşam sonuna kadar tüm etkilerine bakmak gerekiyor. Aksi halde sürdürülebilirlik, yalnızca ürünün görünen bir özelliğiyle sınırlı kalabilir.
Yeşil bir ekosisteme gelince, bunun için şirketler öncelikle değer zincirindeki çevresel ve sosyal etkileri ölçmeli; tedarikçileriyle ortak ve ölçülebilir hedefler belirlemeli. İzlenebilirliği güçlendirmeli, düşük karbonlu ve döngüsel tasarıma yönelmeli, yenilenebilir enerji ve kaynak verimliliğini artırmalı. En önemlisi tedarikçileri yalnızca denetlenen değil; finansman, teknoloji ve bilgiyle dönüşüme dahil edilen iş ortakları olarak görmeli, diyebilirim.
Şirketler, sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşma yolunda teknolojik dönüşümden nasıl yararlanabilir?
Biliyorsunuz ki teknoloji, sürdürülebilirlik hedeflerini somut ve ölçülebilir sonuçlara dönüştüren önemli bir hızlandırıcı. Yapay zeka, veri analitiği ve dijital izleme sistemleri sayesinde şirketler enerji ve kaynak kullanımını optimize edebilir, emisyonlarını daha doğru ölçebilir, tedarik zincirindeki riskleri görünür hale getirebilir ve atıkları azaltabilir.
Ancak burada en önemli nokta teknolojik dönüşümün kendinin de sürdürülebilir olması. Veri merkezlerinin enerji ve su tüketimi, elektronik atıklar ve yapay zekanın çevresel etkileri göz ardı edilmemeli. Asıl değer, teknolojiyi yalnızca verimlilik sağlamak için değil; düşük karbonlu, döngüsel ve dayanıklı iş modelleri geliştirmek amacıyla kullanabilmekte olduğu gerçeği ile iş modellerinde dönüşüm yapılmalı.
Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek COP31 iklim zirvesinin Türkiye iş dünyasının iklim hedeflerine ve yatırımlarına etkileri neler olacaktır?
COP31’in Türkiye’de gerçekleşmesi, iklim hedeflerinin iş dünyası açısından daha görünür, somut ve yatırım odaklı bir gündeme dönüşmesini sağlayacağına inanıyorum. Bu süreç; şirketlerin yalnızca taahhüt açıklamalarını değil, emisyon azaltım planlarını, finansman modellerini ve ölçülebilir uygulamalarını da hızlandırabilir.
Enerji dönüşümü ve elektrifikasyon; yenilenebilir enerji yatırımlarından üretim süreçlerine, ulaşımdan ısıtmaya kadar fosil yakıt kullanımının azaltılmasını gündeme taşıyacak. Ancak elektrifikasyonun gerçek iklim etkisi, kullanılan elektriğin düşük karbonlu kaynaklardan sağlanmasına bağlı. Sıfır atık yaklaşımı ise atık yönetiminin ötesine geçerek ürünlerin daha az kaynakla, yeniden kullanılabilir ve geri dönüştürülebilir biçimde tasarlanmasını gerektiriyor.
COP31’in kalıcı etkisinin, bu başlıkların etkinlik gündeminde kalmayıp şirketlerin yatırım kararlarına, tedarik zincirlerine ve iş modellerine yansımasıyla ortaya çıkacağına inanıyorum. Türkiye’nin önündeki fırsat, bu dönüşümü aynı zamanda rekabet gücü, inovasyon ve finansmana erişim gündemi olarak değerlendirmektir. Umarım COP 31 önemli bir dönüşüm itici gücü olacaktır.







