Bugün hâlâ asıl sorunun hiçbir dizgin tanımayan arzularımız ve arzularımızı yöneten kâr odaklı zihniyet olduğunu anlamamakta ısrar ediyor, yapay zekanın iklim üzerindeki etkilerini tartışırken, genellikle resmin tamamını kaçırıyor ve yanlış yere bakıyoruz. Zihinlerimiz hep devasa veri merkezlerinin harcadığı elektriğe ve o sunucuları soğutmak için tüketilen milyonlarca litre suya odaklanmış durumda. Tüm bu devasa tüketimi görmezden gelemeyiz tabii fakat yapay zekanın ne kadar kaynak tükettiği kadar, sağladığı verimliliğin piyasa içerisinde neye dönüştüğü de önemli bizler için.
Arzu Deniz AKSOY, Sosyal Etki Girişimcisi, Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, [email protected]
“Günahlarımın korkunç listesine bakınca, eskiden düşünceleri güzelliğin yüce ve üstün görüntüleriyle, iyiliğin haşmetiyle dolu yaratığın ben olduğuma inanamıyorum. Ama öyle oldu işte; düşmüş melek, kötü şeytana dönüştü.”
– Mary Shelley (Frankenstein ya da Modern Prometheus, s. 243)
Bugünlerde eşi benzeri görülmemiş bir teknolojik devrimin, diğer bir deyiş ile yeni bir “yaratım” sürecinin tam ortasındayız. Düşünüyorum da laboratuvarlardan ve veri merkezlerinden çıkıp bugün hayatımızın hemen her noktasında kendine kolayca yer bulan yapay zeka, Mary Shelley’in iki asır önce kaleme aldığı eserindeki Frankenstein’ın canavarını andırıyor bazen. Shelley’in ölümsüz eserinde, genç bilim insanı Victor Frankenstein, doğanın sınırlarını aşacağına ve insanlığa kusursuz bir armağan sunacağına dair sarsılmaz, neredeyse takıntılı bir inançla laboratuvarına kapanmıştı. Amacı asla bir canavar yaratmak değil, tam aksine evrenin sırlarını çözerek insanlığı ölümden kurtaracak o ilahi kıvılcımı yakalamak, tıpkı Prometheus gibi tanrılardan ateşi çalmaktı! Ancak cansız parçalardan bir araya getirdiği o muazzam potansiyel nefes alıp gözlerini açtığı vakit, Victor kendi elleriyle yarattığı gücün boyutu karşısında dehşete düşmüş ve geri adım atmak zorunda kalmıştı. Kontrol edemediği bu yeni yaşam, yaratıcısının ilk niyetinden tamamen bağımsız, kendi ivmesiyle hareket eden, önüne geçilemez devasa bir çığ gibi insanlığa musallat olmuştu. Bizlerin niyeti de Victor’un niyetinden çok farklı değil bugün, hatta çok daha pragmatik: Bu yeni araç devasa verileri işleyecek, enerji şebekelerimizi optimize edecek, belki de uzak bir gelecekte ekonomilerimizi planlayıp daha verimli bir hale getirerek insanlığı sıfır karbonlu o temiz geleceğe taşıyacaktı. Biz onu dünyayı onaracak kusursuz bir araç olarak kodladık; fakat onu sonsuz büyüme arzusuna ve tüketim çarklarının merhametine terk ettik.
Bugün hâlâ asıl sorunun hiçbir dizgin tanımayan arzularımız ve arzularımızı yöneten kâr odaklı zihniyet olduğunu anlamamakta ısrar ediyor, yapay zekanın iklim üzerindeki etkilerini tartışırken, genellikle resmin tamamını kaçırıyor ve yanlış yere bakıyoruz. Zihinlerimiz hep devasa veri merkezlerinin harcadığı elektriğe ve o sunucuları soğutmak için tüketilen milyonlarca litre suya odaklanmış durumda. Tüm bu devasa tüketimi görmezden gelemeyiz tabii fakat yapay zekanın ne kadar kaynak tükettiği kadar, sağladığı verimliliğin piyasa içerisinde neye dönüştüğü de önemli bizler için. Mary Shelley’in anlattığı hikayede olduğu gibi, düşmüş meleği şeytana çeviren kendi günahları değil aslında; MIT Sloan School of Management’tan Profesör John Sterman’ın ortaya koyduğu “dolaylı geri tepme etkisi.”
Yaratıcısının Günahı ve Meleğin Düşüşü
Yüzeyi birazcık kazıyıp derine bakacak olursak bu dönüşüm sürecinde modern insanın rolünü rahatlıkla görebiliyoruz. Yapısal bir gerilim söz konusu: Otomatikleşmiş bir iş maliyetleri düşürüyor doğru, ama bu kazanım daha az üretime karşılık gelmiyor… Tam aksine artan verime paralel olarak düşen üretim maaliyetleri daha fazla talep yaratıyor. Bununla da bitmiyor, bildiğiniz gibi, her gün kullanım alanlarına bir yenisi daha ekleniyor ve kontrolsüz ekonomik büyümenin sınırları böylece her gün biraz daha genişletilmiş oluyor. Böylece bir tasarruf yaratması beklenen teknoloji, ucuzlattığı faaliyetleri çoğaltarak kendi yarattığı verimliliğin altını oymuş oluyor. Dolayısıyla asıl tehlike yalnızca yapay zekanın tükettiği enerji ve su değil; bu tüketimi sürekli artıran, her verimlilik kazanımını yeni bir büyüme fırsatına çeviren ve doğanın sınırlarını piyasanın taleplerine tabi kılan ekonomik zihniyetin ta kendi!
Profesör Sterman’ın En-ROADS iklim simülatörüyle ortaya koyduğu tablo bu zihniyetin yol açtığı sorunu matematiksel olarak ispatlıyor. Simülasyonlara göre, yapay zekanın küresel üretimi %25 oranında artırması durumunda, 2100 yılı için öngörülen küresel ısınma 3,3°C’den 3,6°C’ye tırmanıyor. 75-80 yıllık bir zaman dilimi için kağıt üzerinde son derece küçük bir küsurat gibi gözüken bu değer, gerçek hayatta bizlere geri dönüşü olmayan ekosistem bozulmaları, yıkıcı afetler ve giderek ağırlığını daha fazla hissettiren bir varoluşsal kriz olarak geri dönüyor. Yani basitçe daha ucuza ve daha hızlı üretmek bizleri kaçınılmaz bir şekilde uçuruma doğru sürüklüyor.
Victor Frankenstein’ın Bugün Tekrarlanan Hatası
İşte bu noktada, o “düşmüş meleğin” karanlıkta kiminle iş birliği yaptığına, yani yeteneklerini kime kiraladığına bakmamız gerekiyor. Yapay zekayı, Frankenstein’ın canavarından daha tehlikeli kılan şey işte tam olarak bu! Nihayetinde o canavarı trajediye sürükleyen ve saldırganlaştıran temel duygu bir türlü kurtulamadığı kahredici yalnızlığıydı: “Ama öyle oldu işte; düşmüş melek, kötü şeytana dönüştü” tiradını şu sözler takip ediyordu: “Fakat o Tanrı ve insan düşmanının bile, kederli hali içinde dostları, eşlikçileri vardı; bense yalnızım” (s.243). Oysa bizim yarattığımız modern canavar yalnız değil; tam aksine dünyanın en büyük sermaye gruplarıyla, petrol ve teknoloji devleriyle kol kola. Onun yarattığı yıkım dışlanmışlığından değil, bizleri yöneten sistemin tam kalbine yerleşmesinden; sınırsız büyüme arzusunun ve kâr hırsının en güçlü silahlarından birine dönüştürülmüş olmasından kaynaklanıyor!
Will Alpine, Nathan Geldner, Holly Alpine ve Purdue Üniversitesi’nden Maksym G. Chepeliev’nin imzasını taşıyan Ağustos 2026’da yayımlanmış bir çalışma, yapay zekanın neden olduğu asıl tahribatı, yani “Tetiklenen Emisyonlar” (Enabled Emissions) gerçeğini gözler önüne seriyor! Bizleri kurtarması için kodladığımız melek bugün milyar dolarlık ihalelerle petrol ve doğalgaz devlerinin hizmetine sunuluyor. Fosil yakıt şirketleri, yapay zekayı yer altındaki ulaşılamaz rezervleri bulmak, sondaj maliyetlerini düşürmek ve ömrü tükenen kuyulardan o son damlayı daha kârlı bir şekilde çıkarmak için kullanıyor. Araştırmanın bulguları dehşet verici: Yapay zekanın sadece bu fosil yakıt operasyonlarında yarattığı görünmez verimlilik artışı, her yıl küresel karbon emisyonlarında net 0.47 ile 1.8 gigaton arasında devasa bir artışa yol açıyor. Üstelik bu miktar, iklimi korumak adına yenilenebilir enerjide sağlanan faydaları tamamen yuttuğu gibi, dünyadaki tüm yapay zeka sunucularının harcadığı elektriğin yarattığı emisyondan da katbekat daha büyük. Başka bir deyişle insan yaratısı bu “melek”, yaratıcısının eliyle ilahi ışığını şeytanın değirmenine su taşımak için kullanmaya zorlanıyor! Demek istediğim şu: Belki de başından beri yanılıyoruz, ya bu hikayedeki şeytan yapay zeka değilse? Ya bu düşmüş melek, yalnızca yaratıcısının suretini taşıyorsa? Çünkü bence onun bugün neden olduğu kriz, kendine ait bir kötülükten çok, insanın doymak bilmez kâr hırsı, sınırsız büyüme arzusu ve doğaya hükmetme tutkusundan kaynaklanıyor. Belki de dehşet verici olan, onun bir canavara dönüşmesi değil; insanın kendi karanlığını onda görmesi, insanın yine ve yeniden Victor Frankenstein’ın hatasını tekrarlayarak o aynaya bakmak yerine canavarı suçlamayı seçmesi!
Her ne kadar hoşumuza gitmese de bu karanlık aynayla yüzleşmek, o canavarı besleyen sistemin kendini sorgulamayı gerektiriyor. Nitekim Yıllık Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu öncesinde BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in hızla büyüyen yapay zeka sorununa işaret etmesi ve küresel iş birliğinin hayati önemine dikkat çekmesi, kaçınılmaz yüzleşme zamanının gelip çattığını gözler önüne seriyor! İşte tam da böyle bir zamanda Antalya’da düzenlenecek COP31 iklim zirvesine sayılı günler kala, ev sahibi Türkiye’nin hazırlıklarını duyurduğu “2026 Antalya Yapay Zeka Taahhüdü” masadaki en somut umut ışığı olarak karşımıza çıkıyor! Bu taahhüt alışılmış emisyon sorunları ve yakından tanıdığımız enerji tüketimi tartışmalarının bir adım önüne geçerek yapay zekanın şeffaf ve sorumlu kullanımını merkeze alıyor. Teknoloji devlerini arkasına saklandıkları “net sıfır” karbon hedefleri ve “yeşil” veri merkezlerinin ardından çıkartıp yapay zekanın dünya üzerinde ne kadar tetiklenmiş emisyona yol açtığından da sorumlu tutmaya hazırlanıyor.
Tıpkı Dante’nin İlahi Komedya’sında donmuş gölden kaçmaya çalışan şeytanın kanatlarını şuursuzca çırparak, kaçmaya çalıştığı gölü daha da dondurması gibi teknolojinin kanatlarını şuursuzca çırptıkça, gezegenimizi kendi hırslarımızın yarattığı bir iklim krizine daha da geri dönülemez biçimde hapsediyoruz.
COP31 Antalya zirvesi ve masadaki bu yeni taahhüt, o şuursuz kanat çırpışlarını durdurup kibrimizle yüzleşmemiz için tarihi bir fırsat. Ancak sorumluluğu üstlenip teknolojiyle dürüst bir ittifak kurduğumuzda kendi ellerimizle yarattığımız bu krizden çıkış yolunu bulabiliriz. Ve belki ancak o zaman karanlığı geride bırakıp, Dante’nin umut dolu son dizesinde söylediği gibi, krizden kurtulup yıldızları yeniden görebiliriz!








