Montpellier Büyükşehir Konseyi Başkan Yardımcısı, MedCities Başkan Vekili ve Fransa Kentler Birliği Başkanı Konuğumuz Clare Hart ile “iklim açısından kritik bölge” olan Akdeniz’i konuştuk. Durumun kaygı verici olduğunu belirtmekle birlikte olumlu gelişmelere de değinen Hart; ortak çözümler, paylaşılan deneyimler ve en iyi uygulamalar üzerine değerlendirmelerde bulundu. Hart’a göre, Akdeniz dünyanın en olağanüstü bölgelerinden biri, adeta dünyanın atan kalbi, uygarlıkların beşiği, toplumsal yaşamın ve kültürlerin doğduğu yer. Akdeniz kıyılarındaki toplumlar çok şeyi paylaşıyor; çünkü Akdeniz büyük bir aile…
Sibel BÜLAY, [email protected]
Akdeniz’in iklim açısından kritik bölge (climate hotspot) olduğunu söylediniz.
Ben Montpellierliyim; Fransa’nın güneyinde, Akdeniz kıyısına çok yakın bir şehirden geliyorum. Ayrıca Akdeniz’in dört bir yanından 92 kenti bir araya getiren Akdeniz Kentleri Birliği’in Başkan Vekili olarak görev yapıyorum. Bu nedenle Akdeniz’in iklim açısından kritik bölge (climate hotspot) olması beni son derece endişelendiriyor.
Akdeniz bölgesi dünyanın geri kalanına kıyasla yaklaşık dört kat daha hızlı ısınıyor. Dolayısıyla iklim krizinin etkilerini bölgemizde çok yoğun olarak hissediyoruz. Bu elbette kaygı verici. Ama her zaman olduğu gibi, biz olayların olumlu tarafını da görmeye çalışıyoruz.
Şu anda ortak çözümler, paylaşılan deneyimler ve en iyi uygulamalar üzerinde birlikte çalışıyoruz. Akdeniz Kentleri Birliği bünyesinde kentlerin geliştirdiği iyi uygulamaları paylaşıyor, bunları hayata geçirmeye çalışıyoruz ve yaptığımızın son derece güçlü bir yöntem olduğuna inanıyoruz. Buna şehir diplomasisi diyoruz ve Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler (UCLG), Sürdürülebilirlik İçin Yerel Yönetimler (ICLEI), Medcities gibi uluslararası şehir ağları tam da bu nedenle çok değerli.
“Akdeniz’in, farklı ihtiyaçların ve çok sayıda sorunun kesiştiği son derece karmaşık bir bölge olduğu” düşüncenizi detaylandırabilir misiniz?
İklim açısından kritik bölge olmamızın ötesinde aynı zamanda çatışmaların da yoğun yaşandığı bir bölgeyiz. İsrail-Filistin meselesi neredeyse insanlar bildi bileli sürüyor ve bütün bölgeyi derinden etkiliyor. Bunun yanında aşırı sıcaklar, kuraklıklar ve doğal afetlerin yoğun yaşandığı bir coğrafyayız. Yakın geçmişte Türkiye’de ve Fas’ta depremler yaşandı. Bütün bunlar bir araya geldiğinde bölgede ciddi dengesizlik ve belirsizliklere yol açıyor.
Şunu da vurgulamak isterim: Burası aynı zamanda dünyanın en olağanüstü bölgelerinden biri. Adeta dünyanın atan kalbiyiz. Akdeniz, yani Mare Nostrum (Bizim Deniz), dünyanın merkezinde yer alıyor. Tam da bu nedenle, karşı karşıya olduğumuz tüm zorluklara rağmen Akdeniz’i korumamız gerekiyor. Burası uygarlıkların beşiği; toplumsal yaşamın ve kültürlerin doğduğu yer. Akdeniz kıyılarındaki toplumlar çok şeyi paylaşıyor: Beslenme kültürü, yaşam tarzı, müziği, sanatı… Biz büyük bir Akdeniz ailesiyiz.
Akdeniz’in kendini de korumalıyız Denizlerin asitlenmesi ve aşırı avlanma konularında ciddi gerileme söz konusu. Yani Akdeniz’de çözmemiz gereken pek çok sorun var. Ve biz Akdeniz’i seviyoruz, ona derinden bağlıyız ve son derece kararlıyız.
Bu yıl Yüksek Düzeyli Siyasi Forum’da (HLPF) Sürdürülebilir Kalkınma Amacı-11’deki (SKA) gelişmeler değerlendirildi. SKA’lar hakkında konuşurken, siz alışılmışın dışında, konuya insan perspektifinden bakıyorsunuz. Bu, uluslararası toplantılarda duymaya alışık olduğumuz bir dil değil. Yaklaşımınızın insan odaklı olmasını sağlayan nedir?
Harika bir soru. Bana göre olması gereken budur. Akdeniz Kentleri Birliği, Fransa Kentler Birliği ve Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler bünyesindeki deneyimlerim bana şunu net gösterdi: Kentler, belediye başkanları ve ekipler bir araya geldiğinde süreç dostluğa dönüşüyor.
Bu ilişkinin temelinde güven yatıyor. Entegre su yönetimi, sel ve kuraklıkla mücadele gibi somut sorunlar üzerinde çalışırken ortak değerler paylaşıyor ve dost oluyoruz. Güçlü bir, çok taraflılık ancak yerel aktörlerin katkısıyla aşağıdan yukarıya inşa edilebilir. Çatışmalar devletler arasında yaşanır. Kentler ise aynı sorun ve ihtiyaçlarla karşı karşıya olduğundan, başarılı uygulamaları paylaşıyoruz ve bu bize çok şey kazandırıyor.
2030 Gündemi yukarıdan aşağıya tasarlandı. 11 yıl sonra, nihayet, “Evet, artık masadayız” diyorsunuz. Belki biraz kuşkucu olacak ama bana öyle geliyor ki, yukarıdan aşağıya kurulan sistem hedeflerine ulaşamayınca sonunda kentlere dönüp “Bu işi siz olmadan yapamıyoruz” demek zorunda kaldılar.
Bunu tek cümlede özetlediniz. Evet, biraz kuşkucu bir bakış olabilir ama gerçek de bu. Bazen bazı şeylerin anlaşılması zaman alıyor. Sabırlı olmak gerektiğine bütün kalbimle katılıyorum. Çünkü ilk engelde vazgeçersek hiçbir yere varamayız. Birleşmiş Milletler (BM) gibi büyük kurumlar da sabır sayesinde inşa edildi. Bunlar savaş sonrasında kurulan, yıllar içinde gelişen yapılar. Dolayısıyla bizim de sabırlı olmamız gerekiyordu ve olduk.
Evet… Masada bir koltuk kazanmak 11 yılımızı aldı ama artık o koltuğa sahibiz. Şu anda BM büyük bir geçiş döneminden geçiyor. Hem kurumsal anlamda hem de António Guterres’in görevini yeni bir isme devredeceği bir döneme hazırlanıyor. İşte bu geçiş dönemini sesimizi daha güçlü duyurmak için bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. BM’ye mesajımız çok net: “Lütfen kentleri dinleyin.” Her çeşit krizde ilk müdahaleyi biz yapıyoruz. Yalnızca krizlerde değil; su, ulaşım, konut gibi günlük yaşamı mümkün kılan her şey yerel yönetimlerin sorumluluğunda.
2030 Gündemi değerliydi ancak yukarıdan aşağıya tasarlanmıştı ve SKA’lar açısından ne yazık ki raydan çıkmış durumdayız. 2030’a az bir zaman kaldı ve hedeflerin çoğunda ya ilerleme yok ya da geriye gidiş var. Bu hedeflerin yaklaşık %80’i yerel yönetimler olmadan gerçekleştirilemez. BM artık yerel yönetimler olmadan 17 hedefe ulaşmanın imkansız olduğunu anladı. Bu yüzden bizi masaya davet ediyorlar. Akdeniz Kentleri Birliği ve diğer uluslararası kent ağları aracılığıyla kentlerin sesini dünyaya duyurmaya devam edeceğiz.
Sizce 2030 sonrası gündem aşağıdan yukarıya, yani yerel yönetimlerle birlikte mi tasarlanacak? Ülkelerin buna gerçekten yanaşacağını düşünmenizin nedeni nedir ve sizce neden yerel yönetimlerle rol paylaşmaya razı olsunlar?
Bundan eminim ve çok olumlu bir hava hissediyorum. Hazırlıklar başladı. Ulusal hükümetler ve kent ağları birlikte çalışıyor. Bu kez son dakikada yapılan sembolik bir davetle değil, en başından sürece dahil edildik. 2030’a dört yıl var ve bunu doğru tasarlamak için bizi dinliyor, görüşlerimizi alıyorlar. BM uluslardan oluşuyor ama bu gündemin başarısı için şehirlerle çalışmak zorundalar. Hepimiz aynı sistemin parçalarıyız, dolayısıyla olması gereken de ülkelerin kentlerle birlikte çalışmasıdır.
Örneğin Fransa’da 2030 sonrası gündem için ortak teklifler sunmak üzere hep birlikte çalışıyoruz. BM Daimi Temsilciliği’nde harika bir toplantı yaptık; her birim masaya kendi varlık sebebini (raison d’être) ve çeşnisini getiriyor. Tabii ki her ülke bunu yapmıyor; bugün çok taraflılığa inanmayan, popülist akımlara kapılmış devletler de var. Bir gecede yerel yönetimlerin yetkilerinin ortadan kaldırıldığı ülkeler gördük. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alındığı, bütün yetkinin yeniden merkezi yönetime devredildiği örnekler yaşadık. Ülke ismi vermeyeceğim ama sanırım neden söz ettiğimi hepimiz biliyoruz.
Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler, Akdeniz Kentleri Birliği ve kent diplomasisi yürüten tüm ağlarda ortak görüş şu: SKA’lar son derece başarılı bir çerçeve oluşturdu ve bu yaklaşım geliştirilerek devam etmeli, kentler sürecin tam merkezinde yer almalı. Bu sayede diplomasinin soyut dili vatandaşın günlük yaşamıyla, temel insan haklarıyla buluşuyor. Herkesin kamu hizmetlerine eşit erişebilmesi, saygı görmesi, özgür yaşayabilmesi… Bunların hepsi temel insan hakları. BM’nin kuruluşundaki temel de bu, bizim vatandaşlarımızla olan ilişkimizin temeli de bu; insan hakları.
Şimdi bir adım daha ileri gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. HLPF’te kültürün ve sanatın önemi üzerine çok ilginç tartışmalar yaptık. Neden bunlara özel bir SKA olmasın? En azından kültür ve sanatı mevcut hedeflerin içinde çok daha görünür hale getirmeliyiz. Çünkü kültür de insan hakkıdır. Çünkü biz kültürün, sanatın ve kültürel mirasın toplumların iyi olma hali için vazgeçilmez olduğuna inanıyoruz. Bu bizi yeniden insanın esenliğine getiriyor. Örneğin bugün Akdeniz’in hem kuzeyinde hem güneyinde çok sayıda yerinden edilmiş insan yaşıyor. Peki onların kültürünü ne yapacağız? Onlardan yalnızca geldikleri topluma uyum sağlamalarını mı bekleyeceğiz? Kendi kültürlerini geride bırakmalarını mı isteyeceğiz? Tam tersine… Herkes kendi kültürünü de beraberinde getirebilmeli. Bunu güzel bir yemeğe katılan farklı baharatlar gibi düşünün. Her biri o yemeği daha zengin hale getirir. Farklı kültürler de toplumlarımızı aynı şekilde güçlendirir. Onları daha dirençli, daha kapsayıcı ve yaşaması daha güzel yerlere dönüştürür. Bugünün zor dünyasında bunu yüksek sesle savunmamız gerektiğine inanıyorum.

ekoIQ okurlarına iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?
İki mesajım var: Orta Doğu krizine çözümler bularak bitireceğimize dair büyük bir umudum var, çünkü biliyorsunuz burada Akdeniz’den bahsediyoruz. Başlangıç noktamız buydu ve bölgemizde yaşadığımız tüm istikrarsızlığın o kadar merkezinde ki, tüm enerjimi çözüm bulmamız gerektiği gerçeğine harcıyorum. Ayrıca bu konuda kadınlara yeterince söz hakkı vermediğimize de inanıyorum. Kadınlara barışı koruma sürecine el atma şansı verirsek, barışa da bir şans vermiş oluruz, diye düşünüyorum ve buna gerçekten inanıyorum. Akdeniz Kentleri Ağı’na daha fazla kadının katılımını sağlamak ve toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifini daha güçlü biçimde yerleştirmek istiyorum. Yaptığımız her şeye kadınları dahil etmek son derece hayati bir önem taşıyor. Bu nedenle tüm kadınlara, cesur gazetecilere, iş dünyası liderlerine ve ülke liderlerine şunu söylemek istiyorum: “Vazgeçmeyin. Mücadeleye devam edin ve genç kadınları da yanınıza alın. Çünkü çözümün bir parçası olduğumuza inanıyorum.”
Bugünün dünyası giderek daha karmaşık hale geliyor; ülkelerimiz de bu karmaşıklığı kendi içinde taşıyor. Öte yandan unutmayalım ki siyasette ne ekerseniz onu biçersiniz; siyaset gelir geçer, siyasetçiler gelir geçer. Ama ilkelerimize sadık kalmamız gerekiyor. Şu anda yaşadığımız bazı şeyler ne kadar istikrar bozucu, rahatsız edici olursa olsun, ilkelerimize bağlı kalalım; 2030 Gündemi’nin yolunu izlemek ilkelerimize bağlı kalmanın bir yoludur. Kendinizi biraz kaybolmuş hissettiğinizde SKA’lara tutunun. O güzel, renkli halkayı görün ve aslında o yoldan gidersek doğru yoldan gittiğimizi ve bunu birlikte yaptığımızı hatırlayın. Ve ne olursa olsun, hangi geçici olaylar yaşanırsa yaşansın, hedefe ulaşacağız. Bu yüzden ben umudunu hiç kaybetmeyen, iyimserliğini koruyan bir insanım.







