Bonn Konferansı, kendi önemli bir üretici olmamasına karşın fosil yakıtlara bağımlılığını kıramayan Türkiye’nin ev sahipliğinde ve dünyanın en önemli petrol ve gaz ihracatçılarından Avustralya’nın “Müzakereler Başkanlığı”nda gerçekleştirilecek Antalya Zirvesi’nin “kucağına” en önemli sorunları, üstelik bazılarını “en baştan” tartışmak üzere koyup kapandı.
YAZI: Alev KARAKARTAL
Birleşmiş Milletler iklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın 31’incisi (COP31) bu yıl Türkiye’de, Antalya’da gerçekleştirilecek. Başta Cumhurbaşkanı tarafından COP Dönem Başkanı olarak atanan Bakan Murat Kurum olmak üzere, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bürokratları haftalardır dünyanın dört bir noktasındaki hazırlık toplantıları için ülkeleri dolaşıyor.
Bu kapsamda 8-18 Haziran’da gerçekleştirilen ve kasım ayındaki zirve için en önemli teknik hazırlık toplantılarından olan 64. Bonn İklim Değişikliği Konferansı’na (SB64) çok önem veriliyordu ancak hayal kırıklığıyla sonuçlandı ve asıl çetrefilli konuların Antalya’ya bırakılmasına karar verildi.
Mesela, iklim zirvelerinin üzerinde bir türlü uzlaşılamayan ve iklim krizinin temel nedenini oluşturan fosil yakıtların aşamalı olarak kullanımdan kaldırılmasına ilişkin herhangi bir ilerleme sağlanamadı. Emisyon azaltım programına ilişkin kriz, fosil yakıt üreticisi ülkelerin direnci nedeniyle olduğu gibi COP31’e pas edildi. Küresel Uyum Hedefi (GGA) ve finansmanına ilişkin “Uyum finansmanının üç katına çıkarılması” maddesinin sonuç metnine eklenmesi talebi, gelişmekte olan ülkeler ve Afrika Grubu’nun ısrarlarına rağmen, gelişmiş ülkelerin (Avrupa Birliği, Kanada, İngiltere, Japonya) duvarına çarptı ve konunun COP’da “sıfırdan” tartışılacağı anlaşıldı. Uyum Fonu Yönetim Kurulu yapısı, “gelişmiş” ve “gelişmekte olan” ülke tanımlarında anlaşılamaması üzerine kilitlendi. Kömüre bağlı ve petrol ihraç eden ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadelede yanlış bilgilendirmeyi önlemek amacıyla IPCC gibi bilimsel organların devreye sokulmasına bile karşı çıkıldı. Ayrıca karbon yutağı olan ormanların korunmasıyla ilgili de herhangi bir gelişme olmadı.
Bonn’da bunlar olurken, bilim insanları da 2026 sonbaharının şimdiye dek kaydedilen en ciddi El Niño hava olayına şahit olma olasılığımızın giderek arttığına ilişkin uyarı üzerine uyarı yapıyor ve Pasifik Okyanusu’nun sularının, daha önce hiç ölçülmediği kadar ısındığına, dev bir sıcak su kütlesinin yüzeye doğru çıkışını sürdürdüğüne dikkat çekiyordu. El Niño, tropikal Pasifik’deki deniz yüzeyi sularının normalden daha fazla ısınmasıyla ortaya çıkan ve tüm dünyadaki hava olaylarını etkileyen doğal bir iklim olayı. Atmosfere seragazlarını pompalayıp gezegenin sıcaklığını yükselttiğimiz sürece bu fenomenin etkileri de çok daha şiddetli, yıkıcı ve öngörülemez bir hale geliyor; rekor sıcaklıklar, sıklaşan ve ölümcül hale gelen ekstrem hava olayları -seller, fırtınalar, heyelanlar, aşırı kuraklığa bağlı tarımsal üretim kayıpları, dev orman yangınları, deniz ekosisteminde büyük ölçekli yıkım ve kitlesel ölümlere neden olabiliyor. Uyarı net: Yeryüzünün neredeyse yarısını kaplayan Pasifik ısınırsa, her yer ısınır.
Ancak bilim insanlarının ve iklim örgütlerinin tüm uyarıları ve çabaları, bir kez daha ülkelerin karar alıcılarının çalan alarm çanlarını duymasını sağlayamadı.
Bonn’dan çıkan tek olumlu gelişme olarak “Belem-Antalya Mekanizması” (BAM) olarak adlandırılan ve yeşil enerjiye geçiş sürecinde işçilerin ve ilgili toplulukların haklarını korumayı amaçlayan “Adil Geçiş” başlığına yapılan vurgudan bahsedilebilir belki. Müzakereciler, BAM’ın çerçeve metni ve operasyonel seçenekleri üzerinde fikir birliğine vardı ve hazırlanan taslak metin, Antalya’da resmi olarak hayata geçirilmek üzere kabul edildi. Ancak bunun nasıl hayata geçirileceği, uzlaşması güç çıkarlar göz önüne alındığında merak konusu.
Konferansta karbon piyasalarına ve jeomühendisliğe olan artan ilgi ve okyanusun iklim eylemi için bir alan olarak giderek daha fazla konumlandırıldığı da düşünüldüğünde en kritik sorulardan biri de Antalya’da kurulan masada yerini koruyacak gibi görünüyor: “Mevcut “iklim müdahaleleri” krizin nedenlerini mi önceliyor yoksa giderek krizin sonuçlarını yönetmeye mi odaklanıyor?
Türkiye’nin Pozisyonu Ne Olacak?
Zirvenin ev sahibi olan Türkiye Bonn’da kendi eylem planını da açıkladı. En önemli maddeler arasında; temiz enerji dönüşümü ve küresel düzeyde ulaşım, sanayi ve binalarda elektrifikasyona yaptığı vurgu geliyor: Bakan Kurum, COP31’de Türkiye’nin fosil yakıt tüketimini azaltmayı hedefleyeceğini ve 2035 yılına kadar dünyanın enerji talebinin %35’ini elektrikle karşılamaya yönelik küresel bir hedef için destek toplamaya çalışacağını söyledi. Dile getirilen diğer iki hedef de Antalya’da vitrine çıkarılacağı anlaşılan “Sıfır Atık” projesinin küresel ölçeğe taşınması ve yine 2035’e kadar küresel atık artışını yarı oranda ve inşaat/bina sektöründeki küresel enerji tüketimi yoğunluğunu dörtte bir azaltmak üzerinde uzlaşı aranması olacak. İklim krizi kaynaklı şokları öngörüp uyum politikaları geliştiren bir sağlık sisteminin desteklenmesi ve eğitim altyapılarının çocukların ve gençlerin iklim bilincine ulaşmasının sağlanması da hedefler arasında yer almış.
Bakan Kurum, konferans sırasında bir soruya da “Gelişmekte olan ülkelerin bazı alanlarda emisyonlarının arttığını görüyoruz, ne diyorlar; artıştan azalış taahhüdü. Biz bugünden daha iyiye gidebileceksek eğer bugünü düşürmemiz lazım” şeklinde yanıt verdi. Bu cümleler, Türkiye iklim camiasında temkinli bir ilgiyle karşılandı, zira Türkiye’nin bugüne dek pozisyonu hep “gelişmekte olan ülke” mazeretini kullanarak “artıştan azaltım” oldu. Enerji politikası büyük ölçüde fosil yakıtlara ve bunu üreten/dağıtan şirketlerle yapılan çok yıllık sözleşmelere dayalı olan ve bunu değiştirmek için kabul edilebilir takvimlendirmeye dayalı bir planlama yapmak yerine yeni kömür yatırımlarına, kömürlü termik santralların kapasite artırım taleplerine ardı ardına onay veren bir bakanlığın başındaki kişi olarak topu yine 2053’e atıp atmayacağını hep birlikte göreceğiz.
Zirve sırasında “elektrifikasyon” vurgusunun nükleer enerjiyle paralel kurgulanması da şaşırtıcı olmayacak. Bunun işaretlerini, Uluslararası Enerji Ajansı’nın başkanı Fatih Birol geçen hafta dile getirdiği şu sözleriyle vermişti: “…. Yapay zeka, veri merkezleri ve özellikle soğutma cihazı satışlarındaki büyüme, elektrik talebini yükseltti. Talep artışıyla birlikte elektrifikasyon daha da hızlanacak. Çünkü ülkeler elektrifikasyonu çevre için değil, enerji güvenliği için önemsiyor. Bu açıdan Türkiye’nin açıkladığı 2035 hedefinin birçok ülke için zor olmadığını düşünüyorum ama gelişmekte olan ülkeler bu noktada zorlanabilir. Öte yandan, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bana da söylediği gibi bu ülkelerin COP31’de nasıl desteklenebileceğine ilişkin bir mekanizma da yaratılacak diye düşünüyorum. O yüzden ‘2035’e kadar %35′ ulaşılabilir ve yıllarca Antalya ile anılacak bir hedef diye düşünüyorum. Tabii ki sorunlar yok diyemeyiz. Örneğin, bunlardan biri, bazı ülkeler elektrifikasyonun sadece yenilenebilir kaynaklardan sağlanması gerektiğini söylüyor. Aslan payı yenilenebilir kaynaklardan gelecek ama burada nükleer ve diğerlerini de göz ardı etmemek lazım.”
Dolayısıyla zirvenin ardından inşaatı süren Akkuyu’nun yanı sıra İğneada ve Sinop’ta yapılmak istenen nükleer enerji santrallarına ilişkin girişimlerin hız kazanması da beklenebilir.
Sivil Toplum ve İklim Örgütleri Zirveyi Nasıl “Gördü”?
Bonn Konferansı’na katılan iklim örgütleri, tartışmaları ve çıkan sonuçları oldukça sert eleştirilerle karşıladı.
Greenpeace, yayımladığı değerlendirme yazısında, gerçek iklim eyleminin usul gecikmeleri ve fosil yakıt çıkarları tarafından “rehin tutulduğunu” belirtti; Küresel Kuzey’i tarihi sorumluluklarından kaçmakla suçladı. Konferansı yerinde izleyen Greenpeace Türkiye İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu Emel Türker Alpay’ın imzasını taşıyan yazıda elektrifikasyonun küresel gündeme taşınmasını önemli görmekle birlikte, bunun gerçek bir vizyon haline gelmesinin ancak fosil yakıtlardan adil bir çıkış ile gerçekleşebileceğine dikkat çekildi: “Küresel liderlik kendi evinden başlar. Bu nedenle Türkiye için bu Afşin-Elbistan A Termik Santralı’na yapılması planlanan ek üniteler projesini iptal edip yeni kömür termik santral yapmama taahhüdü vermek, kömürden çıkış tarihini ilan etmek ve kimseyi geride bırakmayan bir fosil yakıtlardan adil çıkış planlaması yapılması anlamına geliyor. Türkiye’nin bunu gerçekleştirmek için hem tarihi fırsatı hem de sorumluluğu var.“
Carbon Brief & Climate Home News, Bonn görüşmelerinin “neredeyse hiçbir somut ilerleme kaydedilmeden” tam bir siyasi kilitlenmeyle bittiğini detaylandıran kapsamlı analiz yazıları kaleme aldı.
İklim krizinden en çok etkilenen Küçük Ada Devletleri İttifakı (AOSIS) iklim uyum fonları konusunda hiçbir karara varılamamasını “tamamen kabul edilemez” olarak nitelendirdi.
İklim Değişikliği Düşünce Kuruluşu (E3G) analistleri kararların kural gereği Antalya’ya ertelenmesinin sıradan bir prosedür değil, küresel iklim krizi için tehlikeli bir “uyarı sinyali“ olduğunu yazdı.
İklim Eylem Ağı’nın (CAN International) siyasi stratejiler başkanı Jacobo Ocharan, “Hükümetler Bonn’a uygulama hakkında konuşarak geldiler, ancak çoğu zaman süreçten bahsederek zaman kaybettiler. İklim eylemiyle ilgili tartışma değişti. Ancak bunun kim tarafından finanse edileceği, yönetileceği ve uygulanacağı konusundaki tartışma değişmedi” dedi.
CAN Europe (Climate Action Network) da siyasi irade eksikliğine ve zengin ülkelerin kamu finansmanı sağlama yükümlülüklerinden kaçmasına odaklanan eleştirel bir rapor paylaştı.
BM İklim Değişikliği İcra Sekreteri Simon Stiell ise resmi kapanışta sert bir dille eleştirdiği hükümetlerin bencilce davrandığını ve “Önce sen adım at, sonra ben” (you-first-ism) yaklaşımının iklim eylemini kilitlediğini belirten bir bildiri yayımladı.
Türkiye’deki iklim örgütleri ise temkinli, ancak daha “cesaretlendirici” bir tutum takınmayı tercih etti; taleplerini sıraladı: Bakan Kurum’un açıklamasını “olumlu ve umut verici” olarak değerlendiren 17 sivil toplum örgütünden oluşan İklim Ağı, Türkiye ve Avustralya başkanlıklarına ortak bir mektup yazarak, iklim krizini kaynağında durdurmak, Adil Geçiş Mekanizması’nın somut eyleme dönüştürülmesi, finansmanı en çok ihtiyaç duyulan yerlere yöneltmek taleplerini dillendirdi.
Ortak mektupta Türkiye ve Avustralya hükümetleri ulusal taahhütlerini yerine getirerek ve eylemlerini güçlendirerek örnek oluşturmaya davet edildi; kapsamlı ve zaman sınırlı bir Kömürden Çıkış Stratejisi’nin taahhüt edilmesi, yenilebilir enerji yatırımlarını hızlandırması, uyum politikalarını güçlendirmesi ve tüm iklim mevzuatı ve yol haritalarının sivil toplum ve yerel topluluklarla şeffaf, kapsayıcı bir diyalog yoluyla birlikte oluşturması istendi.
Temiz Hava Hakkı Platformu öncülüğünde dünyanın dört bir yanından 74 sağlık, iklim ve çevre örgütünün ortak çağrısında ise iklim krizinin aynı zamanda bir sağlık krizi olduğuna vurgu yapılarak, COP31 Eylem Gündemi’ne sağlık temasının eklenmesi önemli ve olumlu bulundu ancak bunun enerji, ulaşım, sanayi, su, tarım, atık ve uyum politikaları dahil olmak üzere tüm iklim eylemine yön veren merkezi bir öncelik haline gelmesi talep edildi; fosil yakıtların “sağlığa zararlı” ürünler olarak tanınması istendi.
Kömürün halk sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine ilişkin TTB, HEAL, Çevre Hukukçuları Ağı ve termik santralların genişletilmesinin gündemde olduğu Elbistan, Nurhak gibi ilgili yerel belediyeler de benzer taleplerle Antalya’da yer alacağını duyurdu: Yeni kömür projelerinin durdurulması, santralların yarattığı hava kirliliği ve erken ölüm risklerine karşı iklim adaleti ve kömürden en kısa zamanda çıkış için yol haritası…
Bonn Konferansı, kendi önemli bir üretici olmamasına karşın fosil yakıtlara bağımlılığını kıramayan Türkiye’nin ev sahipliğinde ve dünyanın en önemli petrol ve gaz ihracatçılarından Avustralya’nın “Müzakereler Başkanlığı”nda gerçekleştirilecek Antalya Zirvesi’nin “kucağına” en önemli sorunları, üstelik bazılarını “en baştan” tartışmak üzere koyup kapandı.
Ne müzakere ne de mücadele Antalya’da başladı, orada da bitmeyecek. Bu uzun ve karmaşık yolculuğun şimdilik son durağında yapılacak tartışmalar ve alınacak kararlar ise tüm taraflar açısından birer turnusol kağıdı niteliğini taşıyacak.







