#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Kırılgan

Kırılgan Ülkeler için Yeni Bir Sözleşme: Azaltımdan Korunmaya

Bilimsel dürüstlük, iyimser ve kötümser senaryolara eşit mesafede durmayı gerektirir. Hangi ucun göz ardı edilmesini seçtiğimiz, bilimsel değil, siyasi bir tercihtir. Bu simetriyi kaybettiğimiz an, iklim eylemini de kaybederiz —çünkü ya gereksiz bir umutsuzluğa ya da gereksiz bir rehavete savruluruz. Şu anda unutmamamız gereken en iyimser senaryoların işaret ettiği hedefleri artık geride bıraktık, en kötümser senaryolar ise daha da kötümser olan bilimsel olguları henüz hesaba katamıyor.

Prof. M. Levent KURNAZ, Boğaziçi Üniv. İklim Değişikliği ve Politikaları Uyg. ve Araş. Merk

İklim müzakerelerinin 30 yılı aşkın tarihinde tartışmanın merkezinde hep aynı soru vardı: “Seragazı salımlarını ne kadar hızlı düşürebiliriz?” Bu soru hâlâ hayati önemde ama artık tek başına yeterli değil. Bugün geldiğimiz noktada, azaltım kadar acil bir ikinci gündem daha var: “Korunma”. Bu iki gündemi birbirine karşı değil, birlikte konuşmayı başaramazsak, COP31’in Antalya’da bıraktığı miras yarım kalır. Ayrıca unutmayalım, 34 senedir toplanıyoruz ve 34 senedir seragazı salımları artmaya devam ediyor. Bu sene biraz artış azalır gibi oldu ama bunun arkasındaki sebep de devletlerin yaptıkları anlaşmalardan ziyade yenilenebilir enerji fiyatlarındaki azalış. Öte yandan, iklim değişikliğinin verdiği zararlar her geçen gün artıyor, bu nedenle ben artık “uyum” değil, “korunma” kelimesini kullanmayı öneriyorum.

Bunu söylerken bir kötümserlik yapmıyorum. Bu, verilere dayalı bir gerçekçilik. IPCC raporları, kamuoyunda sıkça “en kötü senaryo” gibi algılansa da aslında olabilecek en iyimser gerçekçi tabloyu çiziyor. CMIP6 modellerinin permafrostun metan salımı, Amazon ormanlarının geri dönüşü olmayan dönüşümü ya da Atlantik Meridyonel Devirdaimi’nin (AMOC) zayıflaması gibi kritik eşik dinamiklerini içermediğini biliyoruz. Bu bir eksiklik değil, modelleme disiplininin doğal bir sınırı, ama bu sınırı kamuoyuna anlatmazsak, insanlar iklim projeksiyonlarını olduğundan daha “güvenli” sanıyor.

Bilimsel dürüstlük, iyimser ve kötümser senaryolara eşit mesafede durmayı gerektirir. Hangi ucun göz ardı edilmesini seçtiğimiz, bilimsel değil, siyasi bir tercihtir. Bu simetriyi kaybettiğimiz an, iklim eylemini de kaybederiz —çünkü ya gereksiz bir umutsuzluğa ya da gereksiz bir rehavete savruluruz. Şu anda unutmamamız gereken en iyimser senaryoların işaret ettiği hedefleri artık geride bıraktık, en kötümser senaryolar ise daha da kötümser olan bilimsel olguları henüz hesaba katamıyor.

Ülkemize ve COP31’e geri dönecek olursak, Türkiye’nin iklim diplomasisindeki konumu, dünyada pek az ülkenin sahip olduğu bir esneklik taşıyor. Avrupa Birliği (AB) üyesi değiliz, dolayısıyla Brüksel’in müzakere çizgisiyle bağlı değiliz. G77 grubunun içinde değiliz, dolayısıyla “gelişmekte olan ülke” retoriğinin sınırlarıyla da bağlı değiliz. Petrol ya da doğalgaz ihracatına dayalı bir ekonomimiz yok, dolayısıyla fosil yakıt lobisinin doğrudan baskısı altında değiliz. Aynı zamanda Akdeniz’in en kırılgan iklim bölgelerinden birindeyiz ve Orta Asya’dan Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyayla tarihsel, kültürel ve ekonomik bağlarımız var. Bu, başka ülkelerde siyaseten pahalıya patlayacak pozisyonları almamıza imkan tanıyan benzersiz bir müzakere alanı yaratıyor. COP31’e ev sahipliği yapan bir ülke olarak bu alanı kullanmazsak, tarihi bir fırsatı harcamış oluruz.

Modern dünyada insanları evlerinden eden birincil neden artık savaşlar değil, iklim felaketleri. Bu felaketler, iklim değişikliğine en az katkı yapan yoksul ve kırılgan grupları orantısız biçimde vuruyor. Bu gerçeklik karşısında, “önce azaltım, sonra uyum” sıralaması artık savunulabilir olmaktan uzaklaştı. Kırılgan ülkeler ve topluluklar için iki gündem eş zamanlı yürümek zorunda:

  • Azaltım: Küresel salımların düşürülmesi. Bu büyük ölçüde kırılgan ülkelerin kontrolü dışındaki bir mücadele.
  • Korunma: Gelmekte olan riske karşı toplumların, kentlerin ve altyapının bugünden hazırlanması.

Bu, kırılgan ülkelerin doğrudan etki edebileceği ama daha da önemlisi etkilendiği alan.

Dünyanın yeni iklim gerçeği aşırı sıcakların sessiz bir katil gibi davranması ve kuraklıkların anomaliden çok normal hale gelmesi. Bu tabloda “Önce küresel salımları düşürelim, sonra kendimizi koruyalım” demek, lüks bir tercih değil, 34 senedir ısrarla sürdürdüğümüz bir erteleme hatasıdır.

Antalya’da atılacak en anlamlı adım, azaltım taahhütlerinin yanına kırılgan ülkeler için somut bir korunma gündemi eklemek olacaktır. Bu, yeni bir finansman mekanizması kadar yeni bir zihniyeti de gerektiriyor: Erken uyarı sistemlerinden mahalle ölçekli afet gönüllüsü ağlarına, sağlık sistemlerinin sıcak hava dalgalarına hazırlanmasından tarımsal kuraklık planlamasına kadar uzanan, olaydan önce harekete geçen bir yaklaşım.

Türkiye’nin burada söyleyecek özel bir sözü var: Ne büyük bir iklim suçlusu ne bir iklim finansmanı devi ama kırılganlığı ve diplomatik esnekliği bir arada taşıyan nadir bir ülke. Bu sesi COP31 masasına taşımak, sadece bir ev sahipliği görevi değil, bir sorumluluktur.

İklim krizini durdurmak için elimizden geleni yapmalıyız. Ama kırılgan ülkeler ve topluluklar olarak, gelmekte olana karşı kendimizi korumak için de en az o kadar çabalamalıyız. Bu iki cümle arasında bir hiyerarşi kurmak artık bir lüks değil, gerekliliktir.

Prof. M. Levent Kurnaz

Boğaziçi Üniv. İklim Değişikliği ve Politikaları Uyg. ve Araş. Merk. | Son Buzul Erimeden