#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Suyun Yolculuğu

“Suyun Yolculuğu” Üzerinden Büyük Menderes Havzası

WWF Türkiye’nin hazırladığı “Suyun Yolculuğu” belgeseli, büyük nehirlerin yaşamımızdaki öneminin üzerinde durarak su kaynaklarımızın korunmasına dair farkındalığın Büyük Menderes’in yolculuğu üzerinden artırılmasını amaçlıyor. Çevresindeki ekosistemleri besleyen, pek çok endemik türün yaşam alanı olarak bir hayati damar görevi gören Büyük Menderes Havzası, insan faaliyetleri ve kirlilik nedeniyle tehdit altında.

Elif YAŞAR ÖZYÜREK

WWF Türkiye ve Salt işbirliğiyle “Suyun Yolculuğu” adlı belgesel gösterimi, 11 Haziran’da, Salt Beyoğlu’nda gerçekleşti. Etkinlik, büyük nehirlerin yaşamımızdaki önemi ve su kaynaklarımızın korunmasına dair farkındalığın Büyük Menderes’in yolculuğu üzerinden artırılmasını hedefledi.

Denizli’nin Işıklı Gölü’nden doğarak Aydın Bafa Gölü’ne ve oradan Büyük Menderes Deltası’na uzanan nehir, yalnızca bir su yolu değil. Büyük Menderes, çevresindeki ekosistemleri besleyen, pek çok endemik türün yaşam alanı olan hayati bir damar. Bununla birlikte Büyük Menderes Havzası hem doğal yaşam hem de tarım ve sanayi açısından vazgeçilmez bir kaynak.

Etkinlikte, WWF-Türkiye tarafından hazırlanan “Suyun Yolculuğu” belgeseli gösteriminin ardından WWF-Türkiye Tatlısu ve Sulak Alanlar Programı Müdürü Eren Atak’ın katılımıyla bir söyleşi düzenlendi.

WhatsApp Image 2025-06-13 at 11.39.50

“En Büyük Kaybı Tatlı Su Habitatlarındaki Türlerde Görüyoruz”

Menderes Nehri’nin yolculuğu üzerinden nehirleri tanıdıklarını anlatan Atak, “Dünya üzerindeki habitatları gruplandırsak bir karasal habitatlar var; ormanlar en başlıca bildiğimiz, bozkırlar gibi, karaları kaplayan karasal alanda yer alan habitatlar. Diğer habitat grubu denizler ve okyanuslar. Bir diğer habitat yapısı da bizim tatlı su dediğimiz habitat tiplerinin bir araya gelerek oluşturduğu yapılar. Büyük Menderes Nehri, tatlı su ekosistemleri habitatlarının birini oluşturuyor. Dereler, çaylar, akarsu dediğimiz sistemler, göller, deltalar gibi yapılar da tatlı su habitatlarını oluşturuyor. Temelde baktığınızda dünyada üç habitat grubu var” dedi.

WWF’nin iki yılda bir Yaşayan Gezegen Raporu yayımladığını belirten Atak, “Yaşayan Gezegen İndeksi temel alınarak 1970 ila 2020 arasındaki türlerin popülasyon büyüklüklerindeki kayıplar araştırıldığında biz en büyük kaybı tatlı su habitatlarındaki türlerde görüyoruz” diyerek en çok kaybın orman alanlarında veya okyanuslarda değil de akarsularda, göllerde veya deltalarda barınan canlılarda olduğunu dile getirdi.

“Birçok Türü Geriye Dönülemez Şekilde Kaybedebiliriz”

Habitat kayıplarındaki oranlara dikkat çekerek 2024’te yayımlanan rapora işaret eden Atak, “Deniz ekosistemlerindeki tür popülasyon kaybı %56, %69 kayıp kara ekosistemlerinde görülüyor. Tatlı su ekosistemlerindeki kayıp oranı ise %85” vurgusunu yaptı. Kayıp oranının yüksekliğinin altını çizen Atak, “Tatlı su ekosistemlerindeki tür popülasyon kaybı çok ciddi alarm veriyor. Biz buradaki birçok türü geriye dönülemez şekilde kaybedebiliriz” dedi.

Büyük Menderes Nehri’nin Antik Yunan’dan bu yana var olduğunu belirten Atak; bugün de nehrin Denizli, Aydın, Uşak illerinde yaşamı desteklediğini söyleyerek habitat kayıplarının nedenlerini ve riskleri değerlendirdi.

Türkiye Havzaları Mutlak Su Kıtlığı Yaşıyor

Dünyadaki tüm nehirlerde en büyük baskının nehirler, onları besleyen çaylar, dereler, onların denize ulaştığı deltalarda görüldüğünü aktaran Atak, şunları söyledi: “Tarihsel perspektiften baktığımızda bizim yaşam biçimimizin çok değiştiğini görüyoruz. Antik Yunan’dan bugüne coğrafya çok değişmiş durumda. Sanayinin, tarımın, özellikle de kentleşmenin yoğun olduğu bölgelerde biz bu baskıyı görüyoruz. Yıllar içerisinde Sanayi Devrimi sonrasında kentleşmenin artışını gözlemlediğimiz bir süreç başlıyor. Fabrikaların yoğun olarak üretime geçtiği bir dönem. Nüfus artıyor ve biz, birçok orman alanını tarım alanına dönüştürmeye başlıyoruz veya sulak alanı, gölleri, sığ gölleri tarıma açmak için kurutuyoruz. 1950’ler, 70’ler, o aradaki dönem tüm dünyada ve Türkiye’de de bataklık diye sulak alanların kurutulup tarım alanına dönüştürüldüğü yıllar. Bir yandan da 1950’ler barajların altın çağı çünkü tarım alanı oluşturuyoruz ve yeni alanlara su götürmek lazım, üretimi artırmayı hedeflemişiz. Ne yapıyoruz? Barajlar oluşturup bir kısmıyla elektrik elde ediyoruz ama barajların asıl kuruluş nedeni tarıma su temini. Bütün bu süreçlerin sonunda 60’lara, 70’lere gelindiğinde etkiler gözlenmeye başlıyor.”

Sanayi ve kalkınmanın maksimum düzeye gelme hedefinin habitatlar üzerindeki yıkıcı etkileri üzerinde duran Atak, Büyük Menderes Nehri’nin doğduğu ve nehir havzasının bulunduğu bölgede de su potansiyelinin kritik düzeyde olduğunu dile getirdi.  İstanbul’da Marmara Nehri Havzası’nda mutlak su kıtlığı yaşandığını belirten Atak, aynı şekilde Büyük Menderes Nehri gibi Gediz ve Küçük Menderes’in de mutlak su kıtlığı yaşadığına dikkat çekti.

“Kalkınma Planları Havza Temelli Yönetim Anlayışıyla Yapılmalı”

Ülkemizdeki 25 nehir havzasının sadece dokuzunda su potansiyelinin iyi durumda, “su zengini” olduğunu belirten Atak, onun dışında kalan sanayinin, kentleşmenin ve tarımın yoğun olduğu havzalarda ise su potansiyelinin mutlak kıtlık kadar kritik eşiklere düştüğüne dikkat çekti. Bütüncül su yönetiminin önemine değinen Atak, bütün kalkınma planlarının havza temelli yönetim anlayışıyla yapılması gerektiğini vurguladı.

Sanayinin ve kirlenmenin etkileri üzerinde duran Atak, “Deşarjlar sadece sulara yapılır. Karasal sisteme deşarj mümkün değil. Biz atık sularımızı ya göllere, nehirlere ya da derelere veriyoruz. Ötrofikasyon dediğimiz alg patlamaları Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunu, bir ötrofikasyon sorunudur ve deniz kaynaklı bir sorun değil. Karasal ekosistemlerde olan sanayi, tarım ve kentsel atık suların oluşturduğu bir sorun. Denizlerde etkisini gösteriyor” diye konuştu.

“Avrupa Yılan Balığını Korumak Demek O Bölge Halkını da Korumaktır”

Bafa Gölü’nün Avrupa yılan balığının barındığı en önemli alanlardan biri olduğu bilgisini paylaşan Atak, Bafa Gölü ile delta arasında pamuk tarımı ve salma sulama yöntemi için kurulan toprak dolgu setlerin de habitatlara zarar verdiğini, bu durumun Avrupa yılan balığını da etkilediğini ifade etti. Türün popülasyonunun çok ciddi şekilde azaldığına vurgu yapan Atak, en büyük baskının kirlilik ve insan müdahalesi olduğunun altını çizdi. Laboratuvarlarda üretilen Avrupa yılan balığı türlerinin hayatta kalamadığını anlatan Atak, bu konuda mutlaka önlem alınması gerektiği uyarısında bulundu.

Suyun çok fazla kullanıldığını, su kullanıcısının çeşitlendiğini, kalkınma planlarında da suyun merkeze alınmadığını ve tüm dünyanın bunu geriye alma sürecinde olduğunu belirten Atak, “Tatlı su ekosistemleri en başta içme suyu olmak üzere insanlara da çeşitli ekosistem hizmetleri sunuyor ve yaşamsal faaliyetimizi bu yapılara borçluyuz” şeklinde konuştu.

“Gelinen noktada bir tür korumak demek, örneğin Avrupa yılan balığını korumak demek aslında Denizli’yi, Aydın’ı, Uşak’ı, o bölge halkını korumak anlamına geliyor. Ortak bir kaderden bahsediyoruz” diyen Atak, WWF-Türkiye’nin de paydaş diyaloğu üzerinden bir ortak çözüm arayışında ilerlediğini sözlerine ekledi.

Söyleşinin ardından katılımcılarla fikir alışverişinde bulunuldu ve etkinlik sona erdi.