#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
pexels-leiliane-dutra-1841922-11130997

Kolektif Uyku Felcinden Uyanmak: Bilmek ve Eylemek Arasında Nitelikli Eğitimin Önemi

İklim krizi, ekranı kaydırdığımızda kurtulabileceğimiz distopik bir kurgu değil; sokağımıza sızan, soframıza oturan ve yarınlarımızı ipotek altına alan yıkıcı bir hakikat. Doğa, onu pasif bir dekora indirgeyen kibrimize; bozulan döngüleri, kuruyan nehirleri ve tükenen nefesiyle tüm gücüyle isyan ediyor. Bu devasa yıkımın eşiğinde, “bizden uzak” sandığımız o alevlerin çoktan kendi eteklerimizi tutuşturduğunu kabul etmek ve yalnızca izleyici olduğumuzu sandığımız bu rüyadan uyanmak zorundayız.

Arzu Deniz AKSOY, Sosyal Etki Girişimcisi, Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, [email protected]

Bugün insanlık, aşırı hava olaylarının, yakıcı sıcak dalgalarının ve ani sel baskınlarının artık bir istisna değil, “yeni normal” haline geldiği kritik bir eşikte. Bilimsel veriler, küresel sıcaklık artışının sanayi öncesi döneme göre 1,1°C‘ye ulaştığını gösteriyor (IPCC Synthesis Report, 2023, s. 4); bu durum, içine hapsolduğumuz devasa metropollerin beton duvarları arasına sıkışmış yaşamlarımızda genellikle kavrayamadığımız ve son derece yanlış yorumladığımız bir gerçeklik. Ne yazık ki modern insan doğadan yalnızca fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da koptu. Beton yığınlarının, ekranların ve tüketim kültürünün inşa ettiği reyonların arasına sıkışmış hayatlarımızda doğayı artık yaşayan bir bütün olarak değil; çoğu zaman dekoratif bir arka plan, rahatlatıcı birtakım manzara ve sesler bütünü olarak görüyoruz. Çeşmeden su akmaya devam ettiği ve klimalar bizi serinletmeye devam ettiği sürece iklim krizini kavrayamıyoruz; onu kutup ayılarının ya da bizden çok sonraki nesillerin sorunu olarak görüyor, ekranlardaki nihilist penguenin nihilizmindeki payımızı kavramak yerine ona gülüp geçiyor ve sorumluluk hissinden kaçıyoruz. Fakat yıllık seragazı emisyonlarının çoktan 59 milyar ton CO2 seviyesine ulaştığı bir gerçeklikte (IPCC Synthesis Report, 2023, s. 4-5) artık bu konforlu amneziye sığınma lüksümüz kalmadı. İklim krizi, ekranı kaydırdığımızda kurtulabileceğimiz distopik bir kurgu değil; sokağımıza sızan, soframıza oturan ve yarınlarımızı ipotek altına alan yıkıcı bir hakikat. Doğa, onu pasif bir dekora indirgeyen kibrimize; bozulan döngüleri, kuruyan nehirleri ve tükenen nefesiyle tüm gücüyle isyan ediyor. Bu devasa yıkımın eşiğinde, “bizden uzak” sandığımız o alevlerin çoktan kendi eteklerimizi tutuşturduğunu kabul etmek ve yalnızca izleyici olduğumuzu sandığımız bu rüyadan uyanmak zorundayız.

WhatsApp Image 2026-05-20 at 15.08.17 (1)

Fakat asıl sorun da tam olarak bu uyanış anında, yani eyleme geçmemiz gereken o kritik eşikte başlıyor. 2012 yılında Türkiye’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (ÇŞB) öncülüğünde yapılan “İklim Değişikliğinin Farkında mıyız?” anketi ile Pew Research Center’ın 2025 tarihli Küresel Tutumlar Anketi’ni (Spring 2025 Global Attitudes Survey) yan yana koyduğumuzda sorunun sadece bir “farkındalık” meselesi değil, bilgiyi pratiğe dönüştüremeyen derin bir nitelikli eğitim eksikliği olduğunu tüm çıplaklığıyla görüyoruz.

2012 verilerine göre, toplumun %66’sı iklim değişikliğini “endişe verici” buluyordu (ÇŞB, 2012, s.15). Ancak iş, market rafından bir ürün seçerken hangisinin çevreye daha az zarar verdiğine dair etiket bilgisini aramaya geldiğinde, eyleme geçenlerin oranı bir anda %32’ye düşüyordu. Yani tehlikenin farkında olmak, sorumluluk almak ve alışkanlıkları değiştirmek için yeterli olmuyordu. Aradan geçen 13 yılda felaket senaryoları, birer senaryo olmaktan çıkıp kapımıza kadar dayandığında korkularımız daha da somutlaştı. 2025 Pew raporuna baktığımızda, Türkiye’deki bireylerin %82’sinin iklim değişikliğinin kendi yaşam süreleri içinde onlara kişisel olarak zarar vereceğinden ciddi şekilde endişe duyduğunu görüyoruz. Fakat 2012’deki o “etiket okuma” eylemsizliğinin bugünkü yansıması çok daha sarsıcı bir boyutta karşımıza çıkıyor. Pew raporunda insanlara “İklim değişikliğinin etkilerini azaltmaya yardımcı olmak için yaşama ve çalışma şeklinizde değişiklik yapmaya ne kadar isteklisiniz?” diye sorulduğunda, Türkiye’deki katılımcıların yalnızca %17’si “birçok” değişiklik yapmaya istekli olduğunu söylüyor. Bu tabloyu asıl vahim kılan detay ise şu: %17’lik bu oran, anketin düzenlendiği dokuz orta gelirli ülke arasındaki açık ara en düşük oran. Eyleme geçmek konusundaki bu derin isteksizlik, iklim değişikliği hakkında toplumumuzun sahip olduğu bilginin sadece zihinsel bir veri olarak kaldığını, kalbe ve ellere sirayet etmediğini gösteriyor. İşte tam da bu noktada “nitelikli eğitim” kavramı devreye giriyor.

WhatsApp Image 2026-05-20 at 15.08.17

Niteliksiz Eğitime, Ormansızlaşan Dünyaya ve Doğadan Kopuk İnsana: HAYIR!

Ancak burada bahsedilen nitelik, daha fazla ezber ya da sadece bilimsel verilerin sınav kağıtlarına yansıması değil; tüm bunları davranışlarımıza, hayatlarımıza yansıtacak bir nitelikten söz ediyorum. UNESCO‘nun da vurguladığı gibi, gerçek bir iklim değişikliği eğitimi insanları “bilgi, beceri, değer ve tutumlarla güçlendirerek birer değişim elçisi” olarak yetiştirebilmeli. Oysa pratik bu vizyondan çok uzak. UNESCO ve MECCE ortaklığıyla yayımlanan 2024 Küresel Eğitim İzleme Raporu’nun da ortaya koyduğu üzere; Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC) sunulan ülke raporlarındaki ilköğretim müfredatlarına baktığımızda, iklim atıflarının %67’sinin yalnızca bilişsel öğrenmeye odaklandığını, davranışsal öğrenmenin %27’de ve sosyal ve duygusal öğrenmenin ise sadece %7 gibi oldukça düşük bir seviyede kaldığını görüyoruz. Avrupa Eğitim Araştırmaları Birliği’nin (EERA) de altını çizdiği üzere; didaktik ve geleneksel öğretim yöntemleri, çocukların iklim krizi karşısındaki tutum ve davranışlarını değiştirmede büyük ölçüde etkisiz kalıyor; dolayısıyla kanıt odaklı, tecrübe odaklı sistemlere ihtiyaç duyuyoruz. Türkiye örneğinde de bunu açıkça görebiliyoruz. Bu nedenle sorunun kaynağına inmemiz gerekiyor. Ormansızlaşan dünyayı eski haline getirmeliyiz evet, fakat önce doğanın “sahibi” olduğu kibrine kapılıp beton duvarların, ekranların ve tüketim reyonlarının arasına sıkışarak yaşamın gerçek kaynağından kopan modern insana “HAYIR!” demeliyiz.

Okul Öncesi Eğitimin Sürdürülebilir Yaşam Bağlamında Önemi

Ağaç yaşken eğilir! Tam da bu yüzden okul öncesi eğitim yükseköğretimden çok daha önemli. Çünkü dünyayla kurduğumuz ilk temas biçimleri tam olarak bu dönemde şekilleniyor. Çocuk, doğayı ilk olarak gündelik ilişkilerde tanıyor. Suyun gereksiz yere açık bırakılmadığını, tüketmenin değil paylaşmanın değerli olduğunu, bir bitkiye bakım vermenin sorumluluk gerektirdiğini ilk olarak aile içinde öğreniyor. Bu nedenle okul öncesi dönemde asıl mesele yalnızca çocukları değil, aileleri de bu dönüşümün aktif bir parçası haline getirebilmek. Belki de bu noktada eğitim kurumlarının rolü, çocuğa doğrudan bilgi aktarmaktan çok aileyle birlikte bir yaşam kültürü inşa etmek olmalı. Ebeveyn-çocuk katılımlı doğa etkinlikleri, birlikte ekim yapılan küçük bostan çalışmaları, ev içi atık ayrıştırma alışkanlıklarını destekleyen uygulamalar ya da aile temelli sürdürülebilir yaşam atölyeleri bu bağlamda oldukça etkili birer çözüm olabilir. Nihayetinde çevre bilinci dediğimiz şey pek çoğumuz için anlatılan bir fikirden çok, tekrar edilen bir davranış biçimiyle anlam kazanıyor. Yani büyük değişimler sabırla tekrar edilen küçük alışkanlıklar sayesinde ortaya çıkıyor. Durum biz yetişkin insanlar için böyleyken hayatımıza neşe katan küçük insanlar, güzel çocuklarımız için farklı olmasını beklemek inanın pek de akıl kârı değil.

Özgürlüğün Sesi: Teneffüs Zili

2024 Küresel Eğitim İzleme Raporu’nun da işaret ettiği gibi; bireyin eyleme geçebilmesi için iklim krizini zihinsel bir veri olarak değil, kişisel, duygusal ve toplumsal bir gerçeklik olarak deneyimlemesi gerekiyor. Şimdi durup ilkokul, ortaokul yıllarınızı bir düşünün. İnanıyorum ki pek çoğumuzun duymayı en çok sevdiği şey teneffüs ziliydi. Çünkü o zil yalnızca dersin bitişini haber veren mekanik bir ses değildi; çocuk zihinlerimizin tüm muziplikleriyle serbest kaldığı yaratıcı bir patlama anıydı adeta. Koridorlara taşan kahkahalar, yere düşen bir topun sesi, türlü oyun ve eğlencenin yeriydi, arkadaşlarımızla kurduğumuz o küçücük ama rengarenk dünyalara aralanan birer kapıydı her teneffüs. Belki de öğrenmenin en sahici kısmı tam olarak o renkli dünyalarda müfredatın dışında gerçekleşiyordu. Yetişkinliğin getirdiği kronik yorgunluk, düzenli hayat ve gündelik rutinler bazılarımıza bunu unutturmuş olabilir fakat; insan yalnızca dinleyerek değil, temas ederek, çatışarak, hata yaparak, kavga ederek, birlikte gülüp birlikte ağlayarak ediniyor en büyük tecrübeyi. O yaşlarda farkında bile değildik ama okul zili, aslında bizler için kısa süreli bir özgürleşme, özgürce düşünüp özgürce eylem anının bir habercisiydi, hissediyorduk. Yaratıcılık dediğimiz şey çoğu zaman mutlak kontrol altında olduğumuz yetişkinler dünyasında, sıralarda değil de özgür hissettiğimiz, yaşıtlarımızla olduğumuz o boşluklarda filizlendi hep. Dolayısıyla bir çocuğun kaldırım taşlarını lava dönüştürdüğü oyun da pastel boyalarıyla yarattığı hayali dünya da aslında onun dünyayla kurduğu ilişkinin en saf, en filtresiz hali. Tam da bu yüzden okul bahçeleri yalnızca beton alanlar olmaktan çıkmalı; yağmur hasadı sistemlerinin, çiçek bahçelerinin, kompost alanlarının ve geridönüşüm uygulamalarının bulunduğu, oyunlarla tecrübe edildiği yaşayan öğrenme alanlarına dönüşmeli. Çocuk bir domatesin market rafında kendiliğinden belirmediğini, toprağın, suyun, emeğin ve zamanın ortak ürünü olduğunu kendi elleriyle deneyimlemeli. Bir ağacın büyümesini izlemeli, toprağın kokusunu tanımalı, tüketmenin değil üretmenin ve birlikte yaşamanın ne anlama geldiğini hissedebilmeli. Çünkü belki de bugün ihtiyacımız olan şey, çocuklara doğayı “korunacak bir kaynak” gibi öğretmekten önce, onların kendilerini yeniden bu doğanın bir parçası olarak hissedebilecekleri alanlar yaratabilmek. Zira insan, ait hissetmediği bir yeri ne yazık ki korumuyor, koruyamıyor.  Dolayısıyla artık bir karar vermemiz gerekiyor; çocuklarımıza yalnızca nasıl daha rekabetçi olacaklarını mı öğreteceğiz yoksa yaşanabilir bir dünya için nasıl harekete geçeceklerini mi? Ve bu kararı verirken unutmamamız gerekiyor: Alternatif bir sürdürülebilir yaşama, B planına ihtiyacımız var çünkü alternatif bir gezegenimiz yok.

Arzu Deniz Aksoy

Sosyal Etki Girişimcisi, Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi | Sürdürülebilir İşler