Geleneksel inanışın aksine, modern dünyada insanları evlerinden eden birincil neden savaşlar değil, iklim felaketleridir. 2008 ile 2023 yılları arasındaki verilere dayanan çarpıcı bulgulara göre, dünya çapında yerinden edilen insanların tam %73,5’i hava ve iklim bağlantılı felaketler nedeniyle göç etmek zorunda kalmıştır.
Prof. Dr. Murat TÜRKEŞ, Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, İstanbul
Murat Türkeş, Mehmet Kadri Tekin ve Defne Salli tarafından 2026 yılında Anthropocene Review* dergisinde yayımlanan bu kapsamlı çalışma, insanlığın belirgin bir “iklim göçü çağına” girdiği gerçeğinden yola çıkarak, iklim değişikliğinin tetiklediği yerinden edilme, hareketlilik ve göç dinamiklerini mercek altına almaktadır. Makalenin önemi, iklim krizini yalnızca fiziksel ya da ekolojik bir sorun olarak değil, tarihsel, politik ve ekonomik eşitsizliklerle iç içe geçmiş çok boyutlu bir demografik kriz olarak ele almasından kaynaklanmaktadır. Sanayi Devrimi’nden bu yana kapitalist üretim ilişkilerinin doğayı bir sermaye birikim alanı olarak görmesi sonucunda ortaya çıkan antropojen (insan kaynaklı) iklim değişikliği, günümüzde aşırı hava olaylarının sıklığını ve şiddetini benzeri görülmemiş bir noktaya taşımıştır. Bu bağlamda araştırma, iklim bağlantılı insan hareketliliği ve göçlerin gelecekte küresel gündemin en önemli maddelerinden biri olacağını açıkça göstermekte ve akademik dünyada görece parçalı olan literatürü derleyerek politika yapıcılara, araştırmacılara ve sivil toplum kuruluşlarına bütüncül bir perspektif sunmaktadır. Çalışma, yalnızca iklimin göç üzerindeki doğrudan etkilerini değil, aynı zamanda tarımsal verim kaybı, su kıtlığı ve gıda güvensizliği gibi dolaylı etkilerini de haritalandırarak sorunun tüm boyutlarını gözler önüne sermektedir.
Çalışmanın özgünlüğü, öncelikle kavramsal karmaşayı gidermeye yönelik net ve eleştirel duruşunda kendini göstermektedir. Medyada ve bazı akademik çevrelerde sıklıkla kullanılan “iklim mültecisi” kavramının, 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin yasal çerçevesi ve etimolojik yönden doğru bir tanımlama olmadığı, sorunun “iklim göçü” terimiyle tanımlanması gerektiği belirtilmiştir. Yazarlara göre bu demografik hareketlerin çok büyük bir kısmı uluslararası sınırları aşmaktan ziyade ülke içinde gerçekleşmekte ve doğrudan bir etkiden ziyade yaşamsal kaynakların kaybından kaynaklanmaktadır. Buna ek olarak makalenin en özgün yanlarından biri de göç edememe ya da “hareketsizlik” (immobility) olgusuna getirdiği güçlü sosyolojik ve sınıfsal eleştiridir. Araştırmacılar, göç çalışmalarındaki geleneksel hareketlilik önyargısını eleştirerek, iklim krizinin en derin mağdurlarının göç edebilenler değil, finansal, sosyal ve politik sermaye eksikliği nedeniyle felaket bölgelerinde mahsur kalanlar olduğunu çarpıcı bir şekilde vurgulamaktadır. İklim felaketlerinin aslında sınıfsal olarak ayrışmış felaketler olduğu, burjuvazinin sermayesi sayesinde korunaklı alanlara kolayca taşınabildiği, yoksulların ve işçi sınıfının ise bu uyum kapasitesinden yoksun bırakılarak zorunlu hareketsizliğe ya da çok daha riskli göç yollarına itildiği tespiti çalışmayı muadillerinden ayıran derinlikli bir yaklaşımdır.
Makalenin bulguları, sorunun küresel boyutlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermekte ve bazı ezberleri bozmaktadır. Geleneksel inanışın aksine, modern dünyada insanları evlerinden eden birincil neden savaşlar değil, iklim felaketleridir. 2008 ile 2023 yılları arasındaki verilere dayanan çarpıcı bulgulara göre, dünya çapında yerinden edilen insanların tam %73,5’i hava ve iklim bağlantılı felaketler nedeniyle göç etmek zorunda kalmıştır. Buna karşılık, aynı dönemde çatışma ve şiddet kaynaklı yerinden edilmelerin oranı %17,5, jeofiziksel afet (deprem vb.) kaynaklı olanların oranı ise %9 düzeyinde kalmıştır. Yalnızca 2024 yılına ait güncel verilerde, doğal afetler nedeniyle ülke içinde yeni yerinden edilenlerin sayısının 45,8 milyona ulaşarak tüm zamanların rekorunu kırdığı ve bu olağanüstü rakamın %99’unun iklim ve hava olaylarıyla doğrudan bağlantılı olduğu çalışmada açıkça belirtilmektedir. Disiplinlerarası verilerin detaylarına inildiğinde, hızlı gelişen felaketler kategorisinde yer alan seller %54,5 ve fırtınalar %42’lik oranlarla kitleleri aniden ve devasa boyutlarda göçe zorlayan en büyük etkenler olarak öne çıkmaktadır. Öte yandan son yıllardaki istatistiksel eğilimler, aşırı sıcaklıkların tetiklediği orman yangınları ve kuraklık gibi yavaş gelişen felaketlerin göç üzerindeki etkilerinde de endişe verici bir artış olduğunu kanıtlamaktadır. İklim olaylarının, halihazırda var olan siyasi gerilimleri, gıda güvensizliğini ve kaynak rekabetini artırarak dolaylı yoldan silahlı çatışmaları nasıl tetikleyebildiğini bulgular arasında detaylandırılmaktadır.
Araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer kritik bulgu, iklim göçünün coğrafi ve sosyoekonomik dağılımındaki devasa adaletsizliktir. Makale, nüfus yoğunluğunun yüksek, kişi başına düşen gelirin ise çok düşük olduğu Güneydoğu Asya, Sahraaltı Afrika ve Orta Amerika bölgelerini iklim göçünün en riskli sıcak noktaları olarak tanımlamaktadır. Veriler üzerinden yapılan son derece orijinal bir analiz, mutlak sayılardan ziyade oransal risklerin gerçek trajediyi daha iyi yansıttığını ispatlamaktadır. Örneğin Çin ve Hindistan, çok yüksek nüfusları nedeniyle mutlak iklim göçmeni sayısında listelerin ilk sıralarında yer alsalar da bu ülkelerdeki devasa nüfus havuzu nedeniyle her 1000 kişi başına düşen yerinden edilme oranları sırasıyla 3,59 ve 2,70 gibi görece düşük seviyelerde kalmaktadır. Buna karşın, mutlak göçmen sayısı olarak daha düşük rakamlara sahipmiş gibi görünen Honduras’ta yerinden edilme oranı her 1000 kişide 88,47, Somali’de 57,15 ve Filipinler’de 33,50’dir. Bu dikkat çekici veri seti, uluslararası medyanın ve siyasetin dikkatinden kaçan yoksul ve küçük nüfuslu ülkelerin, küresel karbon emisyonlarında yok denecek kadar az sorumlulukları bulunmasına rağmen, iklim krizinin bedelini kendi nüfuslarına oranla ne kadar ağır ve yıkıcı bir şekilde ödediğini ispatlamaktadır. Küresel Kuzey’in sanayileşme ile yarattığı kirliliğin bedeli, ağırlıklı olarak Küresel Güney’in yoksul ve dezavantajlı halkları tarafından zorunlu göçlerle ödenmektedir.
Geleceğe yönelik projeksiyonları değerlendiren yazarlar, eğer küresel seragazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik radikal ve acil adımlar atılmazsa tablonun çok daha tehlikeli bir hal alacağı uyarısında bulunmaktadır. Farklı senaryo ve modelleme çalışmalarına atıfta bulunan bulgulara göre, 2050 yılına kadar yalnızca yavaş gelişen iklim olayları (kuraklık, deniz seviyesi artışı vb.) nedeniyle 216 milyon insanın kendi ülkeleri içinde yerinden edilebileceği öngörülmektedir. En kötü senaryolarda ise bu rakamın 2100 yılına gelindiğinde 1 milyar insana kadar çıkabileceği gibi uç tahminler literatürde yer almaktadır. Ancak yazarlar bu yüksek rakamları eleştirel bir süzgeçten geçirmekte, doğrudan korku politikalarına teslim olmadan, sorunun çözümünün gelişmiş devletlerin sınırlarını kapatıp katı güvenlikçi göç politikaları uygulamasından geçmediğinin altını kalın çizgilerle çizmektedir. Nihai bir çözüm vizyonu olarak makale, iklim göçünü engellemek ya da yönetmek adına insanların doğrudan göç etmesini yegane strateji olarak sunan yaklaşımları reddetmektedir. Bunun yerine, yoksul halkların kendi yaşam alanlarında onurlu bir şekilde kalmalarını sağlayacak yerel uyum projelerinin desteklenmesi, sağlam teknolojik altyapıların kurulması ve küresel iklim adaleti çerçevesinde uluslararası bağlayıcı finansman mekanizmalarının oluşturulması gerektiği sonucuna varılmaktadır. İnsanların yalnızca güvenli alanlara taşıyarak değil, kültürel aidiyetlerinden, tarihlerinden ve topraklarından kopmadan varlıklarını sürdürebilmelerini sağlayan en temel insan hakkı olan yerinde kalma hakkının güvence altına alınması, iklim kaynaklı yerinden edilmelere karşı verilecek en güçlü yanıt olarak sunulmaktadır.
*Türkeş, M., Tekin, M. K., & Salli, D. (2026). Theoretical and conceptual evaluation of climate-related displacement and mobility. The Anthropocene Review, 1-32. https://doi.org/10.1177/20530196261434015








