13. Dünya Kentsel Forumu’nda OECD’nin (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) Şehirler, Kentsel Politikalar ve Sürdürülebilir Kalkınma Dairesi Başkanı Dr. Aziza Akhmouch ile konut sorununu enine boyuna konuştuk.
Konut krizinin aslında küresel kalkınma krizinin kentlerdeki yansıması olduğunu söylediniz. Ayrıca bunun artan memnuniyetsizlik ve popülizmin yeni coğrafyasıyla bağlantılı olduğundan da bahsettiniz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Vatandaşların giderek artan beklentisi, yerel ve ulusal yönetimlerin kendi refahlarını güvence altına almaları. Konut meselesi yalnızca sosyal bir mesele değil, aynı zamanda ekonomik ve çevresel sürdürülebilirlik meselesi. Konut meselesi, insanların yaşam kalitesiyle ilgili beklentilerinin tam merkezinde yer alıyor. Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz sorun salt konut arzı eksikliği değil: Konutların pahalılığı, düşük kaliteli olması ve konut finansmanına erişim eksikliği gibi çok katmanlı problemler söz konusu. Kamu politikaları yıllardır konut konusunda insanların beklentilerini karşılamadığından, demokrasiye güven üzerinde olumsuz bir etki yaratıyor.
OECD olarak bu tartışmanın yönünü değiştirmeye çalıştığınızı söylediniz. Konunun yeterince geniş bir perspektiften ele alınmadığını mı düşünüyorsunuz?
Bence OECD olarak yapmaya çalıştığımız şey, hükümetlerin dikkatini şu gerçeğe çekmek: En gelişmiş ekonomilerde dahi konut arzı, konutların erişilebilirliği ve kalitesi konusunda büyük zorluklar bulunuyor. Mevcut konut stokunun yenilenmesi ve iyileştirilmesi gerekiyor. İklim değişikliği ve demografik dönüşümlerin yarattığı ihtiyaçları karşılamak için uyarlamalar yapılmalı. Konut inşaatına yönelik yaklaşımlar yeniden değerlendirilmeli, paydaş katılımı güçlendirilmeli. Konut maliyetleri hane bütçeleri üzerinde ağır bir yük oluşturuyor. Üstelik bu durum yalnızca düşük gelirli grupları ve sosyal konut politikalarıyla ulaşmaya çalıştığımız kırılgan kesimleri etkilemiyor; toplumun çok daha geniş bir bölümünü de kapsıyor.
OECD olarak üye ülkeleri konut krizine yönelik çok taraflı yanıt geliştirmeye teşvik etmeye çalışıyoruz. Aksi takdirde bu kriz ekonomik rekabet gücünü zayıflatıyor, toplumsal sözleşmeyi aşındırıyor ve aynı zamanda çevresel sürdürülebilirlik ile iklim dayanıklılığı açısından da ciddi sorun yaratıyor.
BM-HABİTAT Başkanı Rossbach’ın Yeni Kentsel Gündem’ine, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na (SKA) sistem sorunu olarak yaklaşıyor.
Bu sorunun büyüklüğü göz önüne alındığında hiçbir paydaşın tek başına çözüm üretemeyeceğini kabul etmek son derece önemli. Bu durum ülkeler içinde de geçerli: Ne bakanlıklar tek başlarına ne de belediye başkanları kendi başlarına konut krizini çözebilir. Kamu kurumlarının birbirleriyle işbirliği yapmaları ve aynı zamanda özel sektörle, inşaat şirketleri ve diğer ilgili aktörlerle birlikte çalışmaları gerekir. Konut meselesi çok daha geniş bir ekosistemin parçası. Aynı durum küresel düzeyde de geçerli. Bence, 2030 Gündemi’nin ve özellikle de SKA-11’in en önemli katkılarından biri, konutun sürdürülebilir kalkınmanın hem itici güçlerinden biri hem de önündeki temel darboğazlardan biri olduğunu görünür kılması. BM-Habitat’ın küresel kentsel izleme çerçevesi aracılığıyla bu gelişmeleri takip etmesi ve hükümetleri ilerleme konusunda hesap verebilir kılması da son derece olumlu bir gelişme.
OECD olarak, 10 yılı aşkın süredir BM-Habitat ile birlikte çalışıyoruz ve bugüne dek “Global Monitoring of National Urban Policy Report” raporunun üç edisyonunu ortaklaşa yayımladık.
Bu kapsamda ulusal kentsel politikaları değerlendiriyor ve izliyoruz. Ulusal hükümetlerin şehirlerini daha iyi yönetmek için yürüttükleri tartışmaları inceliyor, iklim dayanıklılığını geliştirmek amacıyla yerel yönetimlerle işbirliği yapıp yapmadıklarını sorguluyoruz. Aynı zamanda yalnızca büyük metropol alanlarını değil, farklı büyüklükteki şehirleri ve kırsal bölgeleri de kapsayan daha dengeli ve bütüncül bir kalkınma vizyonunun şekillenmesine katkı sağlıyoruz.
Bu çalışma, kurumlar arası ortaklıkların nasıl etkili sonuçlar üretebileceğinin güçlü bir örneği. Coğrafi erişim kapasitemiz, veri üretme ve analiz yetkinliğimiz ile farklı paydaşları bir araya getirme gücümüz birbirini tamamlıyor. Bu sayede ülkelere sunduğumuz mesajların ve politika önerilerinin etkisini artırabiliyor, bunların daha geniş kitlelere ulaşmasını ve karar alma süreçlerinde daha güçlü karşılık bulmasını sağlayabiliyoruz.

Bugünkü panelde Dr. Carlos Moreno ile birlikteydiniz. Kendi yakınlık kavramı üzerine çalışmalarıyla tanınıyor. Siz “Yakınlığın demokratikleşmesi konutun omurgasıdır” gibi çok ilginç bir ifade kullandınız.
15 dakikalık şehir yaklaşımını kendi başına bir hedef olarak değil, bir amaca ulaşmanın aracı olarak tanımlamasını çok değerli buluyorum. Ve bu yakınlık fikrinin demokratikleştirilmesini insanların yaşadıkları mahallelerde farklı hizmetlere nasıl erişebildiklerine dair daha geniş bir tartışmanın başlangıç noktası olarak çerçevelemesini de çok önemli görüyorum. İş yerlerine, hastanelere, yeşil alanlara, erken çocukluk eğitimine ve diğer temel hizmetlere erişim meselesini bu çerçevede ele alıyor.
Bence konut meselesine de tam olarak böyle, yani bütüncül bir vizyonla yaklaşmalıyız.
Yoksul kesimler ya da ayrışmış mahallelerde yaşayan, istatistiklerde çoğu zaman görünmez hale gelen insanlar çoğu zaman yaşadıkları yerde değil, başka bölgelerde çalışıyorlar. Paris’in bir ucundan diğerine her gün gidip gelen görünmez bir emek ekosistemi var. Ama örneğin sabah saat 08.00’de siz ve ben ofise gelmeden önce ofisleri temizlemeye gitmek zorunda olan insanların gece 02.00’de kullanabilecekleri toplu taşıma çoğu zaman yok. Bu yüzden yakınlık meselesinin gerçekten bir kamusal hizmet, bir kamusal değer olarak ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Ve bence asıl omurga da bu. Çünkü bugün cesur ulusal konut stratejileri geliştirmeye çalışırken karşı karşıya olduğumuz en büyük risk, bu stratejilerin diğer ulusal politika ve stratejilerden tamamen kopuk olması ve sonunda yıllardır aşamadığımız sorunları yeniden üreten başka bir silo haline gelmesi.
Şehirleri yeniden konut politikalarının merkezine koymamız gerekiyor. Konutun gerçekten ihtiyaç duyulan yerlerde üretilmesini ve bunun kent bütünlüğü içinde anlamlı olmasını sağlamalıyız. Ancak o zaman daha iyi sonuçlar ve daha yüksek yaşam kalitesi üretebiliriz.
Konutun bir yönetişim meselesi olduğunu söylediniz. Neden?
Bir zamanlar Reykjavik’in eski belediye başkanı Mayor Eggertsson ile yakın çalışıyordum ve konutun bir yönetişim meselesi olduğu sonucuna o günlerde vardım. “Konut çoğu zaman lazanyaya benzetilir,” derdi. Yani yerel bir katman vardır, ulusal bir katman vardır, bir de küresel katman. Ama gerçekte elimizde olan şey lazanya değil, spagetti. Konut meselesi dışarıdan bakınca roket bilimi gibi görünmeyebilir ama aslında son derece karmaşık bir alan. Çünkü birçok farklı aktör, piyasa, gelir grubu ve düzenleme iç içe geçmiş durumda. Bu nedenle konut politikalarının sonuçları da toplumun farklı kesimlerini eşit biçimde etkilemiyor; bazıları daha fazla fırsat ve kazanç elde ederken bazıları yüksek barınma maliyetleri, dışlanma ve hizmetlere erişim eksikliğiyle karşı karşıya kalıyor. Yönetişim dediğimiz şey de aslında bu karmaşıklığı yönetebilme kapasitesidir.
Yönetişim çoğu zaman “Kim, hangi ölçekte, ne yapıyor?” diye tanımlanıyor; bu doğru ama yeterli değil. Rolleri ve sorumlulukları netleştirmek, sorunların karmaşıklığını çözmek için tek başına yeterli değil. Bazı meselelerin doğası gereği karmaşık olduğunu ve sistem düşüncesi gerektirdiğini kabul etmemiz gerekiyor. Konut alanında da ciddi bir parçalanma var. OECD ülkelerinde yaptığımız bir araştırma, çoğu ülkede konut konusunda en az üç farklı bakanlığın temel yetkilere sahip olduğunu gösterdi. Üstelik söz konusu olan, doğrudan konutun temel alanlarına ilişkin yetkiler; arzı yönlendirme, kaliteyi denetleme ya da erişilebilirliği sağlama gibi kritik alanlar. Bu nedenledir ki yönetişime sadece bir süreç olarak değil, bir sonuç üretme aracı olarak bakmalıyız: Konut politikalarını nasıl şekillendiriyoruz? Karar alma süreçlerine kimleri dahil ediyoruz? Belirlenen hedefler konusunda karar vericileri nasıl hesap verebilir kılıyoruz? Finansmanı, kapasiteyi, mali-idari özerkliği ve merkeziyetçilik düzeylerini nasıl uyumlu hale getiriyoruz?
10 yıl önce yaptığımız bir araştırma, ulaşım ve arazi kullanımını birlikte planlayan metropollerin, bunları ayrı ayrı yöneten bölgelere göre daha verimli olduğunu göstermişti. Bu nedenle artık iyi yönetişimin sağladığı faydaları ya da yönetişim eksikliğinin yarattığı maliyetleri sayısallaştırmaya çalışıyoruz.
Elbette “Daha fazla konut üretmeliyiz” ya da “Konuta daha fazla kaynak ayırmalıyız” mesajlarını vermek daha kolay. Ancak iyi yönetişim meselesi de en az bunlar kadar, hatta belki daha da önemli. Çünkü güçlü ve sürdürülebilir bir konut stratejisinin temelini asıl bu oluşturuyor.
Bir mühendis olarak söylediklerinize katılıyorum. Yıllardır şehirlerin karmaşık sistemler olarak ele alınması gerektiğini savunuyorum. Hatta kent planlaması alanında çalışanların sistem mühendisliği yaklaşımıyla yetişmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü şehir dediğimiz yapı, ekonomiden sosyal yaşama kadar her alanla iç içe. Buna rağmen hâlâ meseleye çok dar çerçevelerden bakıyoruz.
Demografik değişimin konut politikalarının “kör noktası” olduğunu söylediniz. Burada ne demek istediniz?
Bence bunun farklı boyutları var. Konut meselesini konuşurken iklimi çok gündeme getiriyoruz; dayanıklılığı, gayrimenkullerin fiziksel risklere ve dönüşüm risklerine maruz kalmasını tartışıyoruz. Ama demografik değişimi pek konuşmuyoruz.
Örneğin, küçülen şehirler meselesi. Bugün dünyadaki her beş şehirden biri nüfus kaybediyor. İspanya’da bunun çok somut sonuçları oldu. Bazı kırsal belediyelerde su tüketimi %30 azaldı. Sonuçta elinizde kapasitesi ihtiyacın çok üstünde kalan altyapı ağları oluyor. Bu sistemleri işletmek de zorlaşıyor, finanse etmek de. Çünkü maliyetler bir noktadan sonra gerçekten karşılanamaz hale geliyor. Bununla bağlantılı olarak, yaşlanma tartışmaları içinde bazı araştırmacıların “grandfather crash” dediği bir kavram var. Bugün ev ve arsa sahibi olan, şu anda yaklaşık 65 yaşında bulunan büyük bir kuşak, 30 yıl sonra artık hayatta olmayacak. Bu da özellikle Fransa gibi ülkelerde çok büyük bir konut stokunun yeniden piyasaya dönmesi anlamına gelebilir.
Bir de bu demografi tartışmasının bence ilginç olan üçüncü bir boyutu var: Belki de artık var olmayan bir nüfus için ya da ihtiyaçları geçmişe ait olan bir toplum için şehirler inşa ediyoruz. İnsanlar boşanıyor, yeniden evleniyor, daha büyük ve daha karmaşık aile yapıları ortaya çıkıyor. Ama biz şehirlerimizi planlarken ve evrensel tasarım ilkelerini uygularken bunun kuşaklar arası bir yaklaşım yaratabilecek yönünü yeterince düşünmüyor olabiliriz. Başka bir deyişle, şehirleri yalnızca çocuk oyun alanları ve yaşlılara özel “silver zone”lar üzerinden kurgulamak yerine (Singapur’da gördüğümüz gibi) iki kuşağa aynı anda hizmet eden altyapılar tasarlamak mümkün. Bazı kamusal alanlar ve kentsel donatılar çocuklar için faydalı olurken aynı zamanda yaşlıların yaşam kalitesini de artırabilir.
Ve bence bu kuşaklar arası düşünme biçimi, daha yenilikçi konut modellerinin de önünü açabilir. Örneğin emekli insanların öğrencilerle birlikte yaşadıkları modeller hem yalnızlık gibi sosyal sorunlara hem de konut erişilebilirliği ve barınma maliyetleri gibi meselelerin bir kısmına çözüm üretebilir.
Ama asıl sorun şu: Hepimizin geleceğini bildiği bir değişime rağmen buna uygun büyük ölçekli ve bütüncül bir hazırlık hâlâ yok. Sonuçta 20 yıl sonra “Baby boomer kuşağının emekli olacağını bilmiyorduk” diyemeyiz. Bunlar önceden hazırlanılması gereken konular ve bunun ciddi bir kör nokta olduğunu düşünüyorum.
Konutun SKA‘ların kırılma hattı olduğunu söylediniz.
Aslında anlatmaya çalıştığım şey, SKA’ların daha çok “ne yapılması gerektiğini” ortaya koyduğu, konut tartışmasının ise “nerede yapılması gerektiğine” odaklandığıydı. Konut meselesi, diğer SKA’ların içinde barındırdığı pek çok zorluğu adeta somutlaştırıyor.
Örneğin sektörel yaklaşımların yetersizliği, hedefler arasındaki ödünleşimlerin (trade-off’ların) yeterince tartışılmaması, finansman eksiklikleri, siyasi desteğin zayıf olması gibi sorunlar konut alanında çok net biçimde görülüyor. Ve bu listeyi daha da uzatmak mümkün.
Bu nedenle konuta baktığınızda, aslında diğer hedeflerde ne kadar geride kaldığınızı da büyük ölçüde görebiliyorsunuz. Konut, SKA’ların karşı karşıya olduğu yapısal sorunların bir aynası gibi işlev görüyor.







