#ekoIQ | Sürdürülebilirlik Hakkında Her Şey
Sağlık

Özel Sektörün Yeni Liderlik Alanı: Sağlıklı Gelecek Tasarımı

İklim değişikliği en görünür yüzünü insan sağlığı üzerinden gösteriyor. Bu nedenle sağlık, iklim politikalarının sonunda ölçülecek bir sonuç göstergesi değil; başlangıç noktası, etik pusulası ve toplumsal sorumluluk ölçütü olmalıdır. Çünkü sağlık, iklim politikalarının vicdanıdır. Bir politikanın gerçekten başarılı olup olmadığını anlamak için yalnızca ekonomik büyüklüklere, teknolojik kazanımlara veya emisyon rakamlarına değil; insanların yaşam kalitesine, kırılgan grupların korunmasına ve toplumların geleceğe güvenle bakabilme kapasitesine de bakmak gerekir.

Prof. Dr. E. Didem EVCİ KİRAZ, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD. Öğretim Üyesi, Disiplinlerarası Çevre Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı

İklim değişikliği çağında geleceğin rekabet avantajı yalnızca daha az karbon üretmek değil; daha sağlıklı ve dirençli şehirler, daha akıllı analitik sağlık sistemleri ve toplum sağlığını koruyan yeni yatırım modelleri geliştirebilmektir. Bu çerçevede; 2026 yılında gerçekleşecek COP31, yalnızca iklim müzakerelerinin yürütüldüğü bir zirve olmamalı; sağlık, bilim, özel sektör ve toplumun ortak üretimiyle geleceğin iklim politikalarının tasarlanacağı küresel bir politika laboratuvarı kimliğini kazanmalıdır.

DidemEvciKiraz k
E. Didem Evci Kiraz
Sağlık Merkezli Yeni Bir Kalkınma Paradigması

Yeni iklim gerçeği karşısında dünyanın ve Türkiye’nin önümüzdeki dönem için beş temel alana odaklanması önem taşıyor:

  1. Sağlığı tüm iklim politikalarının merkezine yerleştirmek:

Her iklim politikası, insan sağlığı üzerindeki etkileri dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

  1. İklime dirençli sağlık sistemleri oluşturmak:

Sağlık tesisleri, hizmet sürekliliğini sağlayabilecek şekilde iklim risklerine hazırlanmalıdır.

  1. İklim-sağlık veri sistemlerini güçlendirmek:

Risklerin izlenmesi, erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi ve kanıta dayalı karar alma süreçleri desteklenmelidir.

  1. Yerel yönetimleri güçlendirmek:

Kentler; sıcak hava dalgaları, su stresi ve afet risklerine karşı dirençli hâle getirilmelidir.

  1. Bilim-toplum-özel sektör iş birliğini artırmak:

İklim dönüşümü ancak tüm paydaşların ortak hareket etmesiyle başarılabilir.

Ancak bu beş önceliğin şimdiden önemini kaybetmeye başladığı da görülüyor. İklim değişikliği sınır tanımayan bir devinim olduğu için, ona verilecek yanıt da küresel dayanışma zemininde, hızlı ve yıkılmaz özellikte, geleceği şimdiden gören, geleceğin önünde olan mekanizmalarla inşa edilmelidir. Bilgi paylaşımı, teknoloji transferi, ortak araştırmalar, iklim finansmanı ve uluslararası eğitim ağları, ülkelerin uyum kapasitesini artıran temel araçlar arasında yer alıyor. COP28’de kabul edilen İklim ve Sağlık Deklarasyonu, sağlığı ilk kez küresel iklim müzakerelerinde merkezi bir politika başlığı haline getirerek bu yöndeki iş birliğine güçlü bir zemin sundu. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) süreci de Ulusal Katkı Beyanları (NDC) aracılığıyla ülkeleri somut azaltım ve uyum taahhütlerine bağlıyor.

Türkiye’nin 2026’da COP31’e ev sahipliği yapacak olması, yalnızca uluslararası bir organizasyon değil, ülkenin iklim ve kalkınma vizyonunu yeniden şekillendirebileceği tarihi bir fırsat sunuyor. Bu fırsatın somut bir uygulama aracına dönüşmesi için, stratejileri doğrudan finansmana ve uygulamaya bağlayan bir “İklim Uygulama Köprüsü” mekanizması öne çıkıyor: Bilim, kamu kurumları, yerel yönetimler, özel sektör ve uluslararası finans kuruluşlarını aynı platformda buluşturarak, Ulusal Katkı Beyanı ve 2053 Net Sıfır hedefleri doğrultusunda geliştirilen eylemleri yatırım yapılabilir proje portföylerine dönüştürmeyi amaçlıyor. Ulusal dijital proje platformları, il düzeyinde iklim proje ofisleri, Green Climate Fund ve Adaptation Fund gibi uluslararası fonlarla proje eşleştirme sistemleri bu köprünün somut bileşenleri haline gelebilecektir.

UNEP uyumacigi

Bilimin politikaya dönüşmesi için üniversitelerin rolü de kritik. Prof. Dr. Emine Didem Evci Kiraz’ın da içinde yer aldığı, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi tarafından geliştirilen Academic COP girişimi” gibi bilim-politika köprüleri, iklim-sağlık ilişkisine dair kanıtların karar alma süreçlerine sistematik biçimde aktarılmasını sağlıyor. Türkiye’de sağlık meslek eğitimlerine iklim-sağlık modüllerinin eklenmesi ve toplumun tüm kesimlerine yaşam boyu öğrenme yaklaşımıyla iklim okuryazarlığı kazandırılması, 2035 yılına kadar hedeflenen dönüşümün insan kaynağı temelini oluşturuyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) Uyum Açığı Raporu da uyum finansmanındaki eksikliğin kapatılması gerektiğine dikkat çekerek, bu tür ulusal mekanizmaların küresel ölçekte ne denli önemli olduğunu teyit ediyor.

COP31’in başarısı, konferans salonunda alınacak kararlarla değil; öncesinde kurulacak ortaklıklar ve sonrasında hayata geçirilecek somut politikalarla ölçülecek. Türkiye’nin bu süreçte sağlığı iklim politikalarının merkezine yerleştirmesi, iklime dirençli sağlık sistemleri kurması, yerel yönetimleri güçlendirmesi ve bilim-kamu-özel sektör iş birliğini kurumsallaştırması, ülkeyi yalnızca iklim krizine karşı daha hazırlıklı kılmakla kalmayacak; bölgesel ölçekte örnek bir iklim yönetişimi modeline de dönüştürebilecek.

Bu yönetişim modeli, özel sektörün satın alabileceği bir alanın kapısını aralıyor. Model, özel sektörün geleceğin iklim ekonomisindeki rolünü yeniden tanımlayacak; şehirleri yalnızca iklim risklerine uyum sağlayan alanlar olmaktan çıkararak, sağlık, inovasyon ve sürdürülebilir yatırımların şekillendirdiği yeni kalkınma merkezlerine dönüştürecektir.

İklime Duyarlı Kalkınmada Özel Sektör Nereye Yatırım Yapmalı?

Bu rol klasik arz-talep dengesinin ötesindedir. Özel sektörün karmaşık bir modellemeye, buzdağının görünmeyen kısmına, kör noktalara odaklanmasını gerektirir.

“Sağlık Yeni İklim Çağının Merkezindeki Önceliktir”. İklim krizinin en önemli göstergelerinden biri insan sağlığı üzerindeki etkileridir. Artan sıcaklıklar, hava kirliliği, aşırı hava olayları, su ve gıda güvenliği sorunları; toplumların sağlık risklerini artırmaktadır. Yaşlılar, çocuklar, bulaşıcı olmayan (kronik) hastalığı olan bireyler, gebeler ve açık alanda çalışanlar iklim değişikliğinin etkilerine karşı daha kırılgan gruplardır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), iklim değişikliğini 21. yüzyılın en büyük halk sağlığı tehditlerinden biri olarak tanımlamakta ve iklim krizinin sağlığın temel belirleyicilerini doğrudan etkilediğini vurgulamaktadır. Ancak yeni iklim çağında sağlık meselesi yalnızca hastalık yükünün artması değildir. Sağlık sistemlerinin kendi de dönüşmek zorundadır. Geleceğin sağlık kuruluşları yalnızca enerji verimli veya çevre dostu binalar olmayacaktır. Asıl hedef, iklim değişikliğine dirençli sağlık sistemleri oluşturmaktır.

Bir hastanenin geleceğin sağlık kuruluşu olabilmesi;

  • Aşırı sıcak, aşırı soğuk, fırtınalar, seller, yangınlar, aşırı hava olayları, su kıtlığı, hava kalitesi düşüklüğü, vektörel ve zoonotik tehditler, deniz seviyesi yükselmesi, uzun süren tropikal geceler gibi iklim sinyallerinde hizmet sürekliliğini sağlayabilmesine,
  • Enerji ve diğer çoklu krizlere hazırlıklı olmasına,
  • Kriz, afet ve geleceğin sağlık acillerinden sonra hızla toparlanabilmesine,
  • Kritik tıbbi malzeme ve ilaç tedarikini sürdürebilmesine,
  • Hasta, hasta yakınları ve çalışan sağlığını koruyabilmesine,
  • Tüm bunlar için kanıt üretme, yenilik ve Ar-Ge altyapısına sahip olmasına,
  • Hızlı, insana odaklı ve katılımcı karar mekanizmalarıyla çalışma kültürüne bağlı olacaktır.

Bu nedenle “yeşil hastane” yaklaşımının ötesine geçerek “iklime dirençli sağlık hizmetleri” anlayışına geçmek gerekmektedir.

Özel sektör, bu yeni dönemde yatırım portföyünü yalnızca fiziksel altyapı yatırımlarıyla değil; sağlık sistemlerinin gelecekteki dayanıklılığını artıracak bütüncül çözümlerle genişletebilir:

İklime dirençli hastane ve sağlık tesisi yatırımları: Enerji bağımsızlığı, su yönetimi, afet dayanıklılığı, akıllı bina teknolojileri ve sürdürülebilir altyapı çözümleri.

Yeni nesil sağlık teknolojileri: İklim risklerini izleyen dijital sağlık çözümleri, erken uyarı sistemleri, yapay zeka destekli risk analizleri ve karar destek sistemleri.

İlaç ve tıbbi teknoloji sektöründe dönüşüm: İklim risklerine dayanıklı üretim tesisleri, sürdürülebilir üretim modelleri, kritik ilaçlarda tedarik güvenliği ve düşük karbonlu üretim süreçleri.

Sağlık lojistiğinin dönüşümü: Elektrikli veya düşük emisyonlu taşıma sistemleri, iklim koşullarına dayanıklı soğuk zincir altyapıları ve akıllı lojistik çözümleri.

Yeşil sağlık finansmanı: İklim değişikliğine uyum, sağlık dirençliliği ve şehir ekonomisini birlikte ele alan yeni finansman modelleri.

Çünkü geleceğin sağlık ekonomisi yalnızca hastane inşa etmekten ibaret olmayacaktır. Geleceğin sağlık ekonomisi; iklim risklerini öngören, toplumu koruyan, teknoloji geliştiren ve şehirlerin dirençliliğini artıran bir ekosistem ekonomisi olacaktır.

Şehir Ekonomisi: Yeni Dönüşümün Merkezi

İklim değişikliğinin etkileri şehir merkezlerinde kırsala göre daha yoğun hissediliyor. Bu nedenle geleceğin iklim değişikliğine uyumu şehir ekonomilerinin dönüşümüyle yakından ilişkilidir.

Şehir merkezleri; sağlık kuruluşlarının, enerji sistemlerinin, ulaşım ağlarının, teknoloji şirketlerinin, yerel üretimin, finansal yatırımların bir araya geldiği yaşam alanlarıdır. Kırsal bölgelerle şehir merkezleri arasındaki iletişim ve alışveriş nedeniyle benzer etkiler kırsalda da yaşanıyor.

Bu nedenle bütüncül şehir ekonomileri, iklim uyum yatırımlarının yeni merkezi olabilir. Özel sektör; belediyeler, üniversiteler ve sağlık kuruluşlarıyla birlikte; yeşil sağlık fonlarına, iklim değişikliğine uyum finansman mekanizmalarına, dirençli şehir yatırımlarına ortak projelerle başvurabilir. Geleceğin modeli: “dirençli şehir + sağlıklı toplum + yenilikçi özel sektör yatırımı” üçgeninde şekillenecektir.

Sağlık, İklim Politikalarının Vicdanıdır

Vicdan yalnızca kamu politikalarının değil; geleceğin yatırım kararlarının da pusulasıdır. Yıllardır iklim değişikliğini çoğunlukla tonlarca karbon emisyonu, gigawatt enerji kapasitesi, sıcaklık artış dereceleri veya ulusal hedefler üzerinden konuşuyoruz. Bu göstergeler elbette iklim eyleminin vazgeçilmez araçlarıdır. Ancak iklim krizinin gerçek anlamını anlayabilmek için rakamların arkasındaki insan hikayelerine bakmak gerekir. Çünkü iklim değişikliğinin en önemli sorusu yalnızca “Ne kadar emisyon azalttık?” değildir. Asıl soru şudur: “Bu dönüşüm insan yaşamını nasıl koruyor, kimleri geride bırakıyor ve gelecek nesiller için nasıl bir dünya bırakıyor?” İklim değişikliğinin ve yönetilemeyen değişimin sonucu olan kriz ve afet durumlarının gerçek yüzü, insanların günlük yaşamında görünür hale gelir:

  • Bir çocuğun artan hava kirliliği nedeniyle daha sık yaşadığı astım krizi…
  • Bir yaşlının aşırı sıcak hava dalgasında yaşamını kaybetmesi…
  • Bir çiftçinin kuraklık nedeniyle üretim kapasitesini kaybetmesi ve geçim kaynaklarının zayıflaması…
  • Bir gebenin aşırı sıcaklık, hava kirliliği veya afet koşullarında artan sağlık riskleriyle karşı karşıya kalması…
  • Bir sağlık çalışanının afet sırasında kendi güvenliğini riske atarak toplumun sağlık hakkını korumaya çalışması…

İklim değişikliği en görünür yüzünü insan sağlığı üzerinden gösteriyor. Bu nedenle sağlık, iklim politikalarının sonunda ölçülecek bir sonuç göstergesi değil; başlangıç noktası, etik pusulası ve toplumsal sorumluluk ölçütü olmalıdır. Çünkü sağlık, iklim politikalarının vicdanıdır. Bir politikanın gerçekten başarılı olup olmadığını anlamak için yalnızca ekonomik büyüklüklere, teknolojik kazanımlara veya emisyon rakamlarına değil; insanların yaşam kalitesine, kırılgan grupların korunmasına ve toplumların geleceğe güvenle bakabilme kapasitesine de bakmak gerekir.

Vicdanlı bir iklim politikası;

  • En fazla etkilenenleri önce koruyan,
  • Kırılgan grupları görünür kılan,
  • Sağlık eşitsizliklerini azaltmayı hedefleyen,
  • Ekonomik dönüşümün yükünü adil biçimde paylaşan,
  • Gelecek kuşakların yaşam hakkını bugünden gözeten,
  • Doğayı ve insanı birbirinden ayrı görmeyen bir politika yaklaşımıdır.

İklim adaleti de tam olarak burada anlam kazanır. Çünkü iklim krizine en az katkı sağlayan toplum kesimleri çoğu zaman etkilerden en fazla zarar görenlerdir. Çocuklar, yaşlılar, düşük gelirli topluluklar, açık alanda çalışanlar ve sağlık açısından kırılgan gruplar bu adaletsizliğin en görünür örnekleridir. Bu nedenle sağlık perspektifi, iklim politikalarına yalnızca bir sektör katkısı sağlamaz; aynı zamanda bu politikaların insan merkezli, adil ve sürdürülebilir olmasını sağlayan temel bir rehber görevi görür. Geleceğin iklim politikaları yalnızca gezegeni koruyan değil; insan onurunu, yaşam hakkını ve toplumsal refahı koruyan politikalar olmak zorundadır. Çünkü sağlığı korumayan bir iklim politikası, hedeflerine ulaşmış görünse bile gerçek anlamda sürdürülebilir değildir.

Prof. Dr. E. Didem Evci Kiraz

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD. Öğretim Üyesi, Disiplinlerarası Çevre Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı