Nüfus ile çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilişkisine dikkat çekmek amacıyla her yıl 11 Temmuz tarihi Dünya Nüfus Günü olarak kabul ediliyor. BM Nüfus Fonu’nun son raporu ise doğurganlık oranlarında yaşanan düşüşü tek başına bir sorun olarak ele almak yerine, insanların istedikleri sayıda çocuk sahibi olmalarını engelleyen bir krizin oluştuğuna dikkat çekiyor.
Nüfus üzerine Birleşmiş Milletler (BM) adına faaliyet gösteren BM Nüfus Fonu (UNFPA), dünya nüfusu üzerinde en kapsamlı çalışma olma özelliğini taşıyan son raporunda, asıl krizin “doğurganlık krizi” değil, insanların istedikleri sayıda çocuk sahibi olmasını engelleyen “üreme özerkliği krizi” olduğunu ortaya koydu.
Dünya nüfusunun 2037 yılında 9 milyara ulaşacağı göz önüne alındığında, insan faaliyetlerinin çevreye olumsuz etkilerinin artacağına dair endişeler de artıyor. Bu yüzden bundan 27 yıl önce BM Genel Kurulu, nüfus sorunlarının aciliyetine ve önemine dikkat çekmek, özellikle bu sorunların çevre ve kalkınmayla olan ilişkilerini gündeme taşımak amacıyla 11 Temmuz tarihini “Dünya Nüfus Günü” olarak ilan etti.
Gün ile aslında, nüfusu tek başına bir sorun olarak görmek yerine aslen insanların onurlu bir yaşam sürebilmeleri adına nüfus dinamikleri ile çevresel sürdürülebilirlik ve sosyal adalet arasında bir denge kurulmasının önemine dikkat çekiliyor. Nüfus artışı, aşırı tüketim, doğal kaynakların tükenmesi ve hızlı kentleşme gibi eğilimlerle birleştiğinde, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na (SKA) ulaşmayı zorlaştırabiliyor. Bu nedenle de “Dünya Nüfus Günü” ile eğitim, sağlık, özellikle kadınların güçlendirilmesi, aile planlaması, sürdürülebilir üretim ve tüketim ile iyi planlanmış kentleşme politikaları, SKA’lara ulaşmak adına kritik başlıklar olarak öne çıkıyor.
Doğurganlık Değil, Üreme Özgürlüğü Krizi
Nüfus sorununu küresel ölçekte ele alan önemli bir rapor olan UNFPA’nın “2025 Dünya Nüfusunun Durumu Raporu” ise önceki yıllardan farklı olarak doğurganlık oranlarında yaşanan düşüşü tek başına bir sorun olarak ele almak yerine, insanların istedikleri sayıda çocuk sahibi olmalarını engelleyen bir krizin oluştuğunu vurguluyor.
UNFPA, uzun yıllar “nüfus patlaması” söyleminin öne çıktığını, bugün ise birçok ülkede “nüfus çöküşü” endişesinin hakim olduğunu hatırlatarak, İnsanların istedikleri zaman, istedikleri sayıda, istedikleri kişiyle çocuk sahibi olamamalarına odaklanıyor.
Ekonomi, İklim Krizi, Pandemiler ve Çatışmalar En Büyük Engeller
Dünya nüfusunun üçte birinden fazlasını temsil eden 14 ülkede, 14 bine yakın kişiyle yapılan araştırma sonucunda yayımlanan UNFPA raporuna göre, yaklaşık her 5 kişiden 1’i istediği sayıda çocuk sahibi olamayacağını düşünüyor. Yanı sıra üreme çağındaki yetişkinlerin yaklaşık %20’si, yaşamları boyunca arzu ettikleri sayıda çocuk sahibi olamayacaklarını düşünüyor. Bunun da en önemli nedenini ise ekonomik kaygılar oluşturuyor. Katılımcıların, %39’u, maddi sorunların istedikleri sayıda çocuk sahibi olmalarını engellediğini söylüyor.
Konut maliyetleri, iş güvencesizliği, eğitim masrafları ve düşük gelir ekonomik kaygıları oluştururken, yine yaklaşık her 5 kişiden 1’i iklim değişikliği, çevresel bozulma ve pandemi riskli gibi nedenlerle daha az çocuk sahibi olmayı düşündüğünü belirtiyor.
Yanı sıra yine aynı kaygılar nedeniyle dünya genelinde ortalama ilk çocuk sahibi olma yaşı 28’e yükseldi. Araştırmaya katılanların yaklaşık üçte biri, yaşamlarında en az bir kez istenmeyen gebelik yaşadığını belirtirken, katılımcıların yaklaşık %18’i ise doğum kontrol yöntemlerine, doğurganlık tedavilerine veya diğer üreme sağlığı hizmetlerine erişimde güçlük yaşadığını bildiriyor.
Raporda dikkat çeken bir başka olgu ise özellikle gençlerin ekonomik belirsizlik, iklim krizi ve çatışmalar nedeniyle, kendilerinden önceki kuşaklara göre daha kötü yaşam koşullarına sahip olacaklarını düşünmeleri. Ve bu bu durumun çocuk sahibi olma kararını doğrudan etkileyeceğine dikkat çekiliyor.






